Peygamberlere İman
Sual: İmanın dördüncü şartı
nedir?
CEVAP
İmanın dördüncü şartı,
Peygamberlere imandır. Amentüdeki
"Ve rüsülihi" kelimesi, "Allahü
teâlânın Peygamberlerine iman etmeyi
bildirmektedir.
Peygamberlerin ilki Âdem
aleyhisselam ve sonuncusu, bizim
Peygamberimiz Muhammed Mustafa
sallallahü aleyhi ve sellemdir.
Bu ikisinin arasında, çok Peygamber
gelmiş ve geçmiştir. Sayıları belli
değildir. Yüzyirmidört binden çok
oldukları meşhurdur.
Peygamberlere iman etmek, aralarında
hiçbir fark görmeyerek, hepsinin
Allahü teâlâ tarafından seçilmiş
sadık, doğru sözlü olduklarına
inanmak demektir. Onlardan birine
inanmayan kimse, hiçbirine inanmamış
olur.
Peygamberlik, çalışmakla, çok ibadet
yapmakla, açlık ve sıkıntı çekmekle
ele geçmez. Yalnız Allahü teâlânın
ihsanı, seçmesi ile olur.
Allahü teâlâ, ilk insan ve ilk
Peygamber olan Âdem aleyhisselamdan
beri, her bin senede din sahibi yeni
bir Peygamber vasıtası ile,
insanlara dinler göndermiştir.
Bunlar vasıtası ile, insanların
dünyada rahat ve huzur içinde
yaşamaları ve ahirette de sonsuz
saadete kavuşmaları yolunu
bildirmiştir. Kendileri ile yeni bir
din gönderilen Peygamberlere
(Resul) denir. Resullerin
büyüklerine (Ülülazm)
Peygamberler denir. Bunlar, Âdem,
Nuh, İbrahim, Musa,
İsa ve Muhammed
aleyhimüssalatü vesselamdır.
Sual: Meşhur olan 33
Peygamberin isimleri nelerdir?
CEVAP
Şunlardır:
Âdem, İdris, Şit, Nuh, Hud, Salih,
İbrahim, Lut, İsmail, İshak, Yakub,
Yusuf, Eyyub, Şuayb, Musa, Harun,
Hıdır, Yuşa bin Nun, İlyas, Elyesa,
Zülkifl, Şemun, İşmoil, Yunus bin
Meta, Davud, Süleyman, Lokman,
Zekeriya, Yahya, Üzeyir, İsa bin
Meryem, Zülkarneyn ve Muhammed
aleyhimüssalatü vesselam
Bunlardan yalnız yirmisekizinin
ismi, Kur'an-ı kerimde
bildirilmiştir. Zülkarneyn, Lokman,
Üzeyir ve Hıdır’ın, Peygamber olup
olmadıklarında ihtilaf vardır.
Muhammed Masum hazretleri 2. cilt,
36. mektupta, Hıdır [Hızır]
aleyhisselamın Peygamber olduğunu
bildiren haberin kuvvetli olduğunu
yazmaktadır. 182. mektupta, Hıdır
aleyhisselamın insan şeklinde
görülmesi ve bazı işleri yapması,
onun hayatta olduğunu göstermez.
Allahü teâlâ, onun ve birçok
Peygamberlerin ve velilerin
ruhlarının insan şeklinde
görülmesine izin vermiştir. Onları
görmek, hayatta olduklarını
göstermez, demektedir.
Âdem aleyhisselamdan, son Peygamber
Muhammed aleyhisselama kadar bütün
Peygamberler, hep aynı imanı
bildirmiş, ümmetlerinden aynı
şeylere iman etmelerini
istemişlerdir. Yahudiler, Musa
aleyhisselama inanıp, İsa
aleyhisselama ve Muhammed
aleyhisselama inanmazlar.
Hıristiyanlar, İsa aleyhisselama
inanıp, Muhammed aleyhisselama
inanmazlar. Müslümanlar ise, bütün
Peygamberlere inanırlar.
İlk insan ve ilk Peygamber
Sual: Âdem, İdris ve Şit
aleyhimüsselamın peygamberliklerinde
şüphe var mı?
CEVAP
Hayır yoktur. İdris aleyhisselam,
Şit aleyhisselamın torunlarındandır.
Hz. Şit, Hz. Âdem’in oğludur. Şit
aleyhisselamın Peygamber olduğu
hadis-i şerifle bildirilmiştir.
Diğer ikisinin Kur’an-ı kerimde
Peygamber olarak isimleri
geçmektedir. Bunları inkâr, Kur’an-ı
kerimi inkâr olur. Kur’an-ı kerim
tevili imkansız bir şekilde şöyle
bildiriyor:
(İdris de pek doğru bir insan,
bir Peygamberdi.) [Meryem 56]
Her âyeti inkâr gibi, bu âyeti de
inkâr küfürdür. Hz. İdris’in
Peygamber olduğu hadis-i şerif ile
de sabittir. Bu husustaki iki
hadis-i şerif meali:
(Miracta, ikinci göğe vardık.
Cibril, bekçisine “Kapıyı aç” dedi.
Melek Ona dünya semasının
bekçisininkine benzer sorular sordu.
Hz. İdris’e uğradığımda bana şöyle
dedi: “Merhaba ey salih Peygamber ve
salih kardeş.” Ben “Bu kim?” diye
sordum. Cebrail, “Bu İdris
Peygamberdir” dedi.) [Buhari,
Müslim, İ. Ahmed]
(Resullerin ilki Âdem, sonuncusu ise
Muhammed’dir. İsrail oğullarının
nebilerinin ilki Musa ve sonuncusu
İsa’dır. Kalem ile yazan ilk
Peygamber ise İdris’tir.)
[Hakim-i Tirmizi]
Âdem aleyhisselamın ilk insan ve ilk
Peygamber olduğu da bütün kitaplarda
yazılıdır. Kur’an-ı kerimde de
mealen buyuruluyor ki:
(Allah birbirinden gelme bir
nesil olarak Âdem‘i, Nuh’u, İbrahim
ailesi ile İmran ailesini
[Peygamber] seçip âlemlere üstün
kıldı.) [Al-i imran 33]
(İşte bunlar, Allah’ın kendilerine
nimetler verdiği Peygamberlerden
Âdem’in soyundan, Nuh ile birlikte
[gemide] taşıdıklarımızdan,
İbrahim ve İsrail’in soyundan,
doğruya ulaştırdığımız ve seçkin
kıldığımız kimselerdendir.)
[Meryem 58]
Âdem aleyhisselamın ilk Peygamber
olduğunu bildiren bir hadis-i şerif
de şöyledir:
(Peygamberlerin ilki Âdem
aleyhisselamdır.) [Taberani]
İmam-ı a’zam hazretleri de buyuruyor
ki:
Peygamberlerin ilki Âdem
aleyhisselam, sonuncusu Muhammed
aleyhisselamdır. (Fıkh-ı ekber)
Peygamberler en büyük rehberlerdir
Sual: İnsan, kendi başına doğru
yolu bulabilir ve Allah’ı
tanıyabilir mi?
CEVAP
Tarihi inceleyecek olursak,
insanların, önlerinde Allahü
teâlânın gönderdiği bir rehber
olmadan kendi başlarına
gittiklerinde, hep yanlış yollara
saptıklarını görürüz. İnsan,
kendisini yaratan büyük kudret
sahibinin var olduğunu, aklı
sayesinde anladı. Fakat ona giden
yolu bulamadı.
Peygamberleri işitmeyenler,
yaratıcıyı önce etraflarında aradı.
Kendilerine en büyük faydası olan
güneşi, yaratıcı sandılar ve ona
tapmaya başladılar. Sonra, büyük
tabiat güçlerini, fırtınayı, ateşi,
kabaran denizi, yanardağları ve
benzerlerini gördükçe bunları
yaratıcının yardımcıları
zannettiler. Herbiri için bir suret,
alamet yapmaya kalktılar. Bundan da
putlar doğdu. Böylece, çeşitli
putlar zuhur etti. Bunların
gazabından korktular ve onlara
kurbanlar kestiler. Hatta, insanları
bile bu putlara kurban ettiler. Her
yeni hadise karşısında, putların
miktarı da arttı. İslamiyet zuhur
ettiği zaman Kâbe-i muazzamada 360
put vardı.
Kısacası insan, bir, ezeli ve ebedi
olan Allahü teâlâyı kendi başına bir
türlü tanıyamadı. Bugün bile güneşe
ve ateşe tapanlar vardır. Bunlara
şaşmamalıdır! Çünkü, rehbersiz,
karanlıkta doğru yol bulunamaz.
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor
ki:
(Biz, Peygamber göndererek
bildirmeden önce azap yapıcı
değiliz.) [İsra 15]
Allahü teâlâ, kullarına verdiği akıl
ve düşünme kuvvetinin nasıl
kullanılacağını onlara öğretmek ve
kendi birliğini onlara tanıtmak ve
iyi işleri fena, zararlı işlerden
ayırmak için, dünyaya Peygamberler
gönderdi. Peygamberler beşeri
sıfatlarda bizim gibi insandır.
Onlar da yer, içer, uyur ve yorulur.
Diğer insanlardan farkları, zeka ve
muhakeme kuvvetlerinin çok üstün
olması, tertemiz ahlaklı ve Allahü
teâlânın emirlerini bize tebliğ
edecek bir güçte bulunmalarıdır.
Peygamberler en büyük rehberlerdir.
Peygamberlerin sıfatları
Sual: Peygamberlerin sıfatları
nelerdir?
CEVAP
Her Peygamberde şu sıfatların
bulunduğuna inanmak lazımdır:
1- Emanet: Her Peygamber,
emindir.
2- Sıdk: Dinde ve diğer
meselelerde sadık ve doğrudurlar.
Yalandan uzaktırlar.
3- Tebliğ: Peygamberler, Allahü
teâlânın emir ve yasaklarının
hepsini ümmetlerine bildirirler.
4- Adalet: Adildirler. Zulümden
uzaktırlar.
5- İsmet: Büyük ve küçük
günahtan uzaktırlar. Günah
şeklindeki şeyler, ister Kur'an-ı
kerimde olsun, ister sahih
hadislerde olsun tevil edilip
yakışan mana verilir.
Peygamberlikleri bildirilmeden önce
de, bildirildikten sonra da hiç
günah işlemezler. İnsanlardan,
masum, günahsız olan, yalnız
Peygamberlerdir.
6- Fetanet: Bütün Peygamberler,
diğer insanlardan daha akıllıdırlar.
7- Emn-ül azl: Hiçbiri
Peygamberlikten azl olmaz. (Feraid-ül
fevaid)
Her Peygamber masumdur
Sual: Peygamber günah işlemez mi
yani masum mudur?
CEVAP
Masum olmak, kusursuz ve
günahsız olmak, Peygamberlere
mahsustur. (Merec-ül-bahren)
Her Peygamber, büyük küçük her
günahtan masumdur. (Riyad-ün-nasıhin)
Peygamberler günah işlemekten
masumdur, temizdir, günah
işleyemezler. (Mekt. Rabbani
2/44)
İmam-ı Gazali hazretleri, Ravda-tüt-talibin
isimli eserinde buyuruyor ki:
(Resulullah, icma ile büyük-küçük
günahlardan ve mekruh işlemekten
uzaktır. Unutmaktan, gafletten,
verdiği haberlerde hata edip
yanılmaktan da uzak olduğu icma ile
sabittir.
Tebliğ ettiği sözlerde yanılmasının
caiz ve mümkün olması, üzerinde
durmayıp derhal farkına varması
şartı iledir. Bu da icra ettiği
şeydeki hikmetleri bilmeyi ve ona
tâbi olmayı ve unutmanın faydasını
bildirmek içindir. Resulullahın bu
husustaki yanılma haline sebep,
ilmin anlatılması ve dinin
açıklanmasıdır. Nitekim hadis-i
şerifte, (Ben hiçbir hususta
unutup yanılmam. Böyle bir şey vaki
olursa, bu sadece bildirmek
istediğimi açıklamam içindir)
buyuruldu. Bu durum, onun için bir
noksanlık değil, bilakis tebliği
genişletmek ve nimeti tamamlamak
içindir. Fakat bir tebliğde
bulunmak, fiillerindeki hükümleri
açıklamak, dini emirleri bildirmek
ve kalbine gelen vahiy haberlerini
anlatmak maksadı bulunmayan
hususlarda bütün mutasavvuflar ve
kalb ilmine sahip âlimler,
yanılmanın, unutmanın, gaflet ve
gevşekliğin imkansız olduğunu
bildirmişlerdir.
Kadı İyad hazretleri, Şifa-i
şerif isimli kitabında buyuruyor
ki:
(Küçük günahları Peygamberlere caiz
görenler, bu cevazlarına birçok
âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerin
zahirlerini delil olarak almaları,
büyük günahları caiz görmeye, icmayı
parçalamaya ve müslüman kimsenin
söyleyemeyeceği şeyleri söylemeye
sevk etmiştir.)
Bütün bu nakillerden anlaşılacağı
üzere, Peygamberler küçük, büyük
günah işlemezler. Peygamber Zelle
işleyebilir. Zelle ise günah
değildir. En efdali ve en evlayı
yapmayıp, fadılı, yani fazileti
tercih etmektir. (Riyad-ün-nasıhin)
Fetih suresinde Peygamber
aleyhisselama hitaben (Allah
senin geçmiş ve gelecek günahlarını
affetti. Üzerindeki nimetini
tamamladı ve seni doğru yola iletti)
buyurulan bu âyet-i kerimede, Allahü
teâlâ, Resul-i ekremini her türlü
ayıplardan teberri ve Onun ismetini,
günahsızlığını beyan buyurmaktadır
(Şifa-i şerif)
Bazı âlimler de bu âyet-i kerimeyi
şöyle açıklamışlardır:
(Allahü teâlâ, seni geçmişte ve
gelecekte günah işlemekten korudu.)
Peygamber günah işlemez
Sual: Bekara suresinin 128.
âyetinde, İbrahim ve İsmail
Peygamberin, “Ya Rabbi, tevbemizi
kabul et” diye dua ettikleri
bildiriliyor. Bekara suresinin 121.
âyetinde, (Âdem Rabbine asi oldu)
deniyor. Kasas suresinin 15.
âyetinde Hz. Musa’nın kavga eden iki
kişiden birini öldürdüğü, 16 âyetti
ise Hz. Musa’nın (Ya rabbi ben
kendime zulmettim, beni affet)
dediği ve Kehf suresinin 74.
âyetinde, Hz. Musa’nın arkadaşının
suçsuz bir çocuğu öldürdüğü
bildiriliyor. Bütün bunlar
Peygamberlerin günah işlediğini
göstermiyor mu?
CEVAP
Kur’an meallerinden din
öğrenilmez. Aksine böyle yanlış
düşüncelere sahip olunabilir. Din
ancak doğru yazılmış ilmihallerden
öğrenilir.
Allahü teâlâ, Peygamberleri,
Peygamberlikten önce de, sonra da
günah işlemekten korumuştur. (Nuhbet-ül-Leali)
Peygamberler nübüvvetten
[Peygamberlikten] önce de günah
işlemekten korunmuştur. (Kadı Iyâd /
El- Millet-ül Meşhure)
İbrahim ve İsmail aleyhimüsselam ile
ilgili âyetin meali şöyledir:
([İbrahim ve İsmail dedi ki:]
Ey Rabbimiz, bizi Müslümanlıkta
sabit kıl. Soyumuzdan da Müslüman
bir ümmet yetiştir. Bize
menasiklerimizi [Haccın
usullerini] öğret. Tevbemizi
kabul et. Çünkü tevbeleri daima
kabul eden, merhametli olan ancak
sensin.) [Bekara 128]
Peygamberler, günah işlemekten
masumdur. Hz. İbrahim ile Hz.
İsmail, Kâ’beyi yaptıktan sonra bu
yerlerde daha çok duanın ve tevbenin
kabul edileceğini öğretmek için
böyle dua etmişlerdir. Bu, bizim
masumiyetimizi [günah
işlemeyişimizi] devamlı kıl
demektir. (Kurtubi)
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor
ki:
Dostların günahını, düşmanların
günahları gibi sanmamalı.
(İyilerin, iyilik sandıkları
şeyleri, dostlar, günah bilir)
buyuruldu. Bunların günah ve
kusurları olsa da, başkalarının
günahları gibi değildir. Yanılmak ve
unutmak gibidir. Niyet ederek, karar
vererek yapılmış değildir. Taha
suresinin, (Âdem unuttu, azim
ile, karar ile yapmadı)
mealindeki 115. âyet-i kerimesi bunu
bildiriyor.
Demek ki Hz. Âdem günaha azmetmedi.
Kasten yapmadı, unutup yanılarak
yaptı. Bunun için de affa uğradı.
Ama İblis kararla, azimle yaptı ve
ebedi lanetlendi. İkisinde de emre
muhalefet var; ama birinde unutmak
ve yanılmak, ötekinde azim ve karar
var.
Hz. Musa’nın Kıpti’yi öldürmesi
hakkında Tefsir-i Kurtubi’de
bildirilen malumat şöyledir:
1- Hz. Musa, o zaman 12
yaşında idi.
2- Kavgayı aralamak için iki
kişinin arasına girdi. Kıpti hafif
itelemekle düşüp öldü.
3- Bu işte Hz. Musa’nın
öldürmek için bir kastı yoktu,
yanlışlıkla yani kazayla bu olay
meydana geldi. Buna rağmen Hz. Musa
yine de Allahü teâlâdan af diledi.
Allah da onu affetti.
Hz. Musa’nın yanındaki Hızır
aleyhisselamın günahsız çocuğu
öldürmesi ise Allah’ın emri ile idi.
Çocuk büyüyünce kâfir olacağı ve
ailesine zulmedeceği bildirildiği
için, yerine hayırlı bir evlat
vermesi için o çocuk öldürülmüştü.
Bunda Hz. Hızır’ın bir suçu yoktur.
Peygamberler aya güneşe tapmaz
Sual: Bütün Peygamberlerin
Peygamberlikleri bildirilmeden önce
de, günah işlemedikleri malum iken,
neden meallerde, Hz. İbrahim’in,
yıldıza, aya ve güneşe "Bu benim
Rabbim" dediği yazılı?
CEVAP.
Hiçbir Peygamber, Peygamberliğini
tebliğ etmeden önce de günah
işlemez, hele Allahü teâlâya şirk
koşmaz. Müşrikler gibi (Güneş benim
Rabbim) demez. Kur’an-ı kerimde
mealen buyuruluyor ki:
(İbrahim ne Yahudi, ne de
Hıristiyandı. O gerçekten Allah’ı
tanıyan doğru bir müslümandı.
Müşriklerden de olmadı.) [Al-i
İmran67]
(Andolsun ki bundan önce, İbrahim’e
de rüşdünü [büluğundan önce
hidayeti] verdik. [Onun buna
ehil ve müstahak olduğunu]
biliyorduk.) [Enbiya 51]
Bu âyet-i kerimeler de İbrahim
aleyhisselamın büluğundan önce de
hidayet üzere olduğunu
göstermektedir. (Beydavi)
Durum böyle iken, İbrahim
aleyhisselamın yıldıza, aya ve güneş
taptığını söylemek, Kur’an-ı
kerimdeki ifadeleri anlamamak
demektir. Hemen bütün tercüme ve
meallerde, yıldız, ay ve güneş için
(Bu benim Rabbim) diye yazılmıştır.
Hiçbir açıklama yapılmamıştır. Bu
bakımdan Kur’an-ı kerim
tercümelerinden fıkıh, akaid gibi
ilimler öğrenilmez.
Tefsir-i Mazharide, Enam
suresinin 76-79. âyetlerinin
açıklaması şöyledir:
İbrahim aleyhisselam, yıldızları, ay
ve güneş gösterip Bu mu benim Rabbim
diyerek bunlara tapanları ilzam
etmek [susturmak] istemiştir.
Beydavi tefsirinin Şeyhzade
haşiyesinde de böyle
bildirilmektedir.
Tibyan’da (Acaba Rabbim bu mu?)
şeklinde tercüme yapılmış. Bu
ifadede bile şüphe var. Ancak
tefsirlerden aldığı dört açıklama
şöyledir:
1- İbrahim aleyhisselam,
müşriklerin cehaletlerini bildirmek
için böyle söylemiştir.
2- Müşriklerin yaptıkları
şeyleri başlarına kakmak, doğruyu
öğretmek için (Bunun gibi şeyden hiç
Rab olur mu, bu mu benim Rabbim)
demek istemiştir.
3- Müşriklerin aleyhine hüccet
için, (Sizce benim Rabbim bu ha)
demek istemiştir.
4- (Kavmim Rabbimin bu olduğunu
söylüyor) demek istemiştir.
Bu dört açıklama da Hz. İbrahim’in;
yıldız, ay ve güneş için (Bu benim
Rabbim) demediğini, yani
müşriklerden olmadığını açıkça
göstermektedir. Ay veya güneş için
Bu benim Rabbim demek şirktir.
Halbuki Peygamberler, şirk değil,
günah bile işlemezler. (Feraid)
Bekara suresinin, (İbrahim, “ya
Rabbi, ölüleri nasıl dirilttiğini
bana göster” dediğinde, Rabbi
“İnanmıyor musun” dedi. İbrahim,
inanıyorum ama, kalbimin tatmin
olması için görmek istedim, dedi)
mealindeki 260. âyetinden dolayı
da bazı sapıklar, (Hz. İbrahim,
Allah’ın yaratmasından şüphe
ediyordu) diyorlar. Halbuki
yukarıdaki âyetlerde, İbrahim
aleyhisselamın, büluğundan önce de
rüşd sahibi doğru bir müslüman
olduğu açıklanmıştı. Buna rağmen
böyle söylemek, cahillik değil ise,
art niyettir.
Hz. İbrahim’e bu çeşit saldırılar
olduğu gibi, İslam’ın iki göz
bebeğinden birisi olan Hz. Ömer’e de
İbni sebeciler, (Ömer Hudeybiye’de,
Resulullahın Peygamberliğinden şüphe
etmişti) diyebiliyorlar. Orada da,
Hz. Ömer aynen, Hz. İbrahim gibi,
Allah ve Resulüne olan teslimiyetini
bildirmek için, (Ya Resulallah sen
Allah’ın Peygamberi değil misin? Biz
hak, kâfirler bâtıl yolda değil mi?)
mealindeki sözlerinden dolayı ona
saldırıyorlar. Hz. Ömer, (Ya
Resulallah, (Sen elbette Allah’ın
resulüsün, bizim yolumuz elbette
hak, kâfirler elbette bâtıl
yoldadır. Zahiren aleyhimize görünen
bu anlaşmada asla dinden taviz
verilmemiştir) demek istediğini
bütün Ehl-i sünnet âlimleri
bildirmektedir. (Kurret-ül-ayneyn)
Kur'an tercümesi denilen kitapların
ne kadar yanlış ve zararlı oldukları
buradan da anlaşılmaktadır. Kelam,
fıkıh ve tasavvuf gibi lüzumlu
bilgileri Kur'an tercümesi denilen
kitaplardan öğrenmemiz mümkün
değildir. Hatta muteber tefsirlerden
bile anlamamız mümkün olmaz. Lüzumlu
bilgileri, nakli esas alan
ilmihallerden öğrenmemiz gerekir.
Hz. İbrahim ve Azer
Sual: Azer, Hz. İbrahim’in
babası mı idi?
CEVAP
Peygamber efendimizin bütün
dedelerinin temiz bir mümin olduğu,
âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle
sabittir. Bunun aksini söylemek, bu
husustaki nassları inkâr olur.
Tevbe suresinin 28. âyet-i
kerimesinde müşriklerin necis, yani
pis olduğu bildiriliyor. Peygamber
efendimiz de bütün dedelerinin temiz
olduğunu bildiriyor. Şuara suresinde
(Vetekallübeke fissacidin)
buyuruluyor. Yani mealen, (Sen,
yani senin nurun, hep secde
edenlerden dolaştırılıp, sana
inkılab etmiş, ulaşmıştır)
demektir. Ehl-i sünnet âlimleri bu
âyet-i kerimeyi tefsir ederken,
bütün ana-babalarının mümin olduğunu
bildirmişlerdir. Mevahib-i
ledünniyye kitabının başında, bütün
dedelerinin temiz birer mümin
olduğunu bildiren hadis-i şerifler
nakledildikten sonra buyuruluyor ki:
(İbni Abbas hazretleri buyuruyor ki:
"Seni bir Peygamberin neslinden
diğer bir Peygamberin nesline
naklettim. Yani senin soyun
Peygamberler silsilesidir. Bir
babanın iki oğlu olsa, Peygamberlik
hangisinde ise, Resulullah ondan
gelmiş demektir.")
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Her asırdaki insanların en
iyilerinden dünyaya getirildim.)
[Buhari]
(Allahü teâlâ, İsmail evladından,
Kinaneyi ve onun sülalesinden
Kureyşi beğendi, seçti. Kureyş
evladından da, Haşimoğullarını
sevdi. Onlardan da, beni süzüp
seçti.) [Müslim]
(En iyi insanlardan vücuda geldim.
Silsilem, en iyi insanlardır.) [Tirmizi]
(Allahü teâlâ, Arabistan’daki
seçilmişlerden beni seçti. Beni her
zamandaki insanların en iyilerinde
bulundurdu.) [Taberani]
(Dedelerimin hiçbiri zina etmedi. En
iyi babalardan, temiz analardan
geldim. Dedelerimden birinin iki
oğlu olsaydı, ben bunların, en
iyisinde bulunurdum.) [Mevahib]
(Hz. Âdem’den babama kadar hep
nikahlı ana-babadan geldim. Ben
ecdat olarak sizin en hayırlınızım.)
[Deylemi]
(Soy bakımından da insanların en
şereflisiyim. Öğünmek için
söylemiyorum.) [Deylemi]
[Yani (Hakikati bildiriyorum,
hakikati bildirmek vazifemdir,
bunları söylemezsem vazifemi
yapmamış olurum) demektir.]
Bu hadis-i şerifler ve Şuara
suresindeki âyet-i kerime, Peygamber
efendimizin bütün dedelerinin temiz
bir mümin olduğunu göstermektedir.
Kâfirler pis olduğuna göre,
Hz.İbrahim’in babasının kâfir olması
mümkün değildir.
Molla Cami hazretleri buyuruyor ki:
(Muhammed aleyhisselamın zerresini
taşıdığı için, Hz. Âdem’in alnında
nur parlıyordu. Bu zerre,
Hz.Havva’ya ve ondan Hz.Şit’e ve
böylece temiz erkeklerden temiz
kadınlara ve temiz kadınlardan temiz
erkeklere geçti. O nur da, zerre ile
birlikte, alınlardan alınlara
geçti.) [Şevahid]
Bu nur, kâfire geçmediği gibi, zina
gibi bir günah işleyen mümine bile
geçmiyordu. Bu bakımdan da Azer, Hz.
İbrahim’in babası değildi. [Hz.İbrahim’in
babasının ismi Taruh idi.]
Amcası ve üvey babası idi
Enam suresinin 74. âyetinde,
(İbrahim, babası Azer’e dediği
zaman...) buyuruluyor. Burada
Azer kelimesi, baba kelimesinin atf-ı
beyanı olduğu Beydavi tefsirinde
yazılıdır. Bir kimsenin iki ismi
olup, birlikte söylenince, birinin
meşhur olmadığı, ikincinin meşhur
olduğu anlaşılır. Meşhur olmayan
birincisindeki kapalılığı açıklamak
için ikincisi söylenir. Bu
ikincisine atf-ı beyan denir.
Hz.İbrahim iki kimseye baba
demektedir. Birisi kendi babası,
diğeri de üvey babası ve amcası olan
kimsedir. İcaz, belagat ve fesahat
kaidelerine göre, âyet-i kerimenin
manası, (İbrahim, ismi Azer olan
babasına dediği zaman) demektir.
Böyle olmasaydı, sadece (Azer’e
dediği zaman) veya (Babasına dediği
zaman) demek yetişirdi. Eğer Azer
kendi öz babası olsaydı Babası
kelimesi fazla olurdu. Türkçe’de
bile (Babam Ali geliyor) denmez,
(Babam geliyor) denir.
Kur’an-ı kerimde amcaya baba
denilmektedir. Hz.İsmail,
Hz.Yakub’un amcasıdır. Fakat Kur’an-ı
kerimde (Amcan İsmail) denmiyor,
(Baban İsmail) deniyor.
Çocukları, Hz. Yakub’a (Babaların
İbrahim ve İsmail ve İshak...)
diyor. (Bekara 133) Yani, (Baban
İbrahim, baban İsmail ve baban
İshak) deniyor. Halbuki Hz.İsmail,
Hz.Yakub’un babası değil, amcasıdır.
Tefsirlerde, Kur’an-ı kerimde amcaya
baba denildiği bildirilmektedir.
Peygamber efendimizin yaşlı köylüye,
amcaları olan Ebu Talib’e ve Hz.
Abbas’a baba dediği, çeşitli muteber
kitaplarda yazılıdır.
Yalnız Araplar değil, çeşitli
milletlerde, amcaya, üvey babaya,
kayınpedere ve yardımsever zatlara
baba demek âdettir.
Türkiye’de de, insanlara iyilik
eden, onları himayesine alan
kimselere mecaz olarak, "Baba adam",
"Fakir babası" dendiğini hepimiz
biliriz. Yaşlı kimselere de hürmeten
"Baba" denir.
Yaşlı kadınlara da "Ayşe ana",
"Fatma ana" veya "Hacı anne" dendiği
meşhurdur. Böyle söylemekle, yani
baba demekle, o kimse bizim babamız
olmadığı gibi anne dediğimiz kadın
da annemiz olmaz. Bunlar hürmet için
söylenir.
Yine yaşlı kimselere, bir
akrabalığımız olmadığı halde, "Amca,
dede", yaşlı kadınlara da, "Teyze,
nine" deriz. Bunlar bir saygı
ifadesidir.
Bu bakımdan Hz.Yakub’un öz babası
Hz. İshak iken, Kur’an-ı kerimde,
Hz.Yakub’a hitaben (Baban İsmail)
buyurulmuştur.
[İmam-ı Süyuti hazretleri,
Kitabüd-derc-il-münife kitabında
Azer’in Hz. İbrahim’in amcası
olduğunu vesikalarla ispat
etmektedir.]
Bütün Peygamberler Müslüman idi
Allahü teâlânın var ve bir
olduğunu bildiren ilahi dinlerin
hepsi, insanlar bozmadan önce, amele
ait hükümler hariç, inanılacak
şeylerde hepsi aynı idi. Bütün
Peygamberler Müslüman idi. Mesela
Yahudi ve Hıristiyanların bizim
Peygamberimiz dedikleri nebiler için
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor
ki:
(İbrahim ne Yahudi, ne de
Hıristiyandı. O Allah’ı tanıyan
doğru bir Müslümandı.) [Al-i
İmran 67]
(İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve
torunları [Müslümandır],
onların Yahudi veya Hıristiyan
olduğunu söyleyenlere de ki, siz mi
iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?
Allah’ın bildirdiğini gizleyenden
daha zalim kim olabilir.)
[Bekara 140]
Hz. Âdem’den başlayarak, gelen bütün
hak dinler, Hz. Musa’dan
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselama
kadar gelen 3 din, [Musevilik,
İsevilik ve İslamiyet] Allah’ın bir
ve Peygamberlerinin de birer insan
olduğunu bildirmiştir. Ancak
Yahudiler, Hz. İsa’ya inanmadılar.
Hıristiyanlar da putlara tapınmaktan
kurtulamadı. Hz. İsa, (Ben de sizin
gibi bir insanım. Allah’ın oğlu
değilim, Onun oğlu kızı yok) dediyse
de, Baba, Oğul ve kutsal ruh ismi
ile 3 ayrı ilaha tapındılar.
Hz. Hud, Ad; Hz. Salih, Semud
kavmine; Hz. Musa, Beni İsrail’e
gönderilmişti. Harun, Davud,
Süleyman, Zekeriya ve Yahya "aleyhimüsselam"
da, yine Beni İsrail’e
gönderilmiştir. Fakat, bunların ayrı
dini olmayıp, Beni İsrail’i, Hz.
Musa’nın dinine davet etmişlerdi.
Hz. Davud’a inen Zebur’da emir ve
yasakları bildiren hükümler yoktu.
Vaaz ve nasihat dolu idi. Tevrat’ı
nesh etmedi, yani, yürürlükten
kaldırmadı, onu kuvvetlendirdi.
Bunun için Hz. Musa’nın dini devam
etti. Fakat zamanla Yahudiler
Tevrat’ta değişiklik yaptılar,
Musevilik bozuldu. Hz. İsa gelince,
bunun dini, Hz. Musa’nın dinini nesh
etti. Yani Tevrat’ın hükmü kalmadı
ve bundan sonra, Hz. Musa’nın
dinindeki bozulmayan hükümlerine de
uymak caiz olmadı. Hz. İsa’nın
dinine uymak lazım oldu. Fakat,
Yahudilerin çoğu, "Biz Tevrat’a
uyarız" diyerek Hz. İsa’ya iman
etmedi. Bozulan Yahudilikte
kaldılar.
Hz. İsa, Beyt-ül-lahmde doğdu. Sonra
Mısıra gidip, daha sonra da.
Nasıra’ya yerleşti. Burada 30
yaşında nebi oldu. Bunun için, Hz.
İsa’ya iman edene Nasrani ve hepsine
Nasara denir.
Yahudiler, Hz. Musa’nın dinine
uyuyoruz, Tevrat ve Zebur okuyoruz
diyor. Nasara da Hz. İsa’nın dinine
uyuyoruz, İncil okuyoruz diyor.
Halbuki, bütün cihana gönderilen
Muhammed aleyhisselamın dini yani
İslamiyet, daha önce gelmiş bütün
dinleri nesh etmiştir. Sadece
bozulan kısımları değil, bozulmayan
kısımları da yürürlükten
kaldırmıştır. İslam dininin hükmü
kıyamete kadar süreceğinden, başka
bir dinde bulunmak caiz olmaz. Çünkü
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor
ki:
(Allah indinde hak din ancak
İslam’dır.) [Al-i İmran19]
(Sizin için din olarak İslam’ı
beğendim.) [Maide 3]
(İslam’dan başka din arayanın
bulacağı din asla kabul edilmez.)
[Al-i İmran85]
Peygamber efendimizden sonra, hiç
Peygamber gelmeyecektir. Kur'an-ı
kerimde buyuruluyor ki:
(Muhammed aleyhisselam, Allah’ın
Resulü ve Peygamberlerin
sonuncusudur.) [Ahzab 40]
Nimetlerin ihsanların en büyüğü
Sual: Allah’ın en büyük ihsanı
hangisidir?
CEVAP
Allahü teâlânın, insanlara olan
nimetlerinin, ihsanlarının en
büyüğü, Peygamberler göndermesidir.
Peygamberler göndererek, razı olduğu
ve razı olmadığı şeyleri
bildirmiştir. Peygamberler, fen
bilgilerini öğretmediler.
(Bunları akıl ile araştırınız,
bulunuz, faydalı işlerde kullanınız)
dediler. Kendileri de, kendi
zamanlarında bilinen fen
vasıtalarını yaptılar ve
kullandılar. Daha fazlasını ve
yenilerini yapmakla uğraşmadılar.
Bunları yapmayı başkalarına
bıraktılar. Kendileri, Allahü
teâlânın bildirdiği dini yaymaya,
öğretmeye uğraştılar.
Eshab-ı kiram, bir gün Peygamber
efendimize sordu:
- Yemen’e gidenlerimiz, orada hurma
ağaçlarını, başka türlü
aşıladıklarını ve daha iyi hurma
aldıklarını gördük. Biz Medine’deki
ağaçlarımızı babalarımızdan
gördüğümüz gibi mi aşılayalım,
yoksa, Yemen’de gördüğümüz gibi
aşılayıp da, daha iyi ve daha bol mu
elde edelim?
Resulullah efendimiz, bunlara şöyle
diyebilirdi:
(Biraz bekleyin! Cebrail
aleyhisselam gelince, ona sorar,
anlar, size bildiririm) veya, (Biraz
düşüneyim. Allahü teâlâ, kalbime
doğrusunu bildirir. Ben de, size
söylerim.)
Fakat böyle demedi ve şöyle buyurdu:
- Tecrübe edin! Bir kısım
ağaçları, babalarınızın usulü ile,
başka ağaçları da, Yemen’de
öğrendiğiniz usul ile aşılayın!
Hangisi daha iyi hurma verirse, her
zaman o usul ile yapın!
Yani fennin esası olan tecrübeye
güvenmeyi emir buyurdu. Kendisi
meleklerden anlar veya mübarek
kalbine elbette doğar idi. Fakat,
dünyanın her tarafında, kıyamete
kadar gelecek Müslümanların,
tecrübeye, fenne güvenmelerini
işaret buyurdu.
Eğer Peygamberler gönderilmeseydi,
akıl, Allah’ın varlığını anlayamaz,
Onun büyüklüğünü kavrayamazdı.
Nitekim, kendilerini akıllı sanan
eski Yunan filozofları, Allahü
teâlânın varlığını anlayamadılar,
Yaratanı inkâr ettiler. Nemrut ve
Firavun gibi birçok kimse de,
ilahlık iddiasında bulunmuştu. Demek
ki, insanların kısa akılları, bu en
büyük nimeti anlayamıyor,
Peygamberler bildirmedikçe, sadece
akılları ile bu sonsuz saadete
kavuşamıyor.
İslamiyet’te aklın ermediği şeyler
çoktur. Fakat, akla uymayan bir şey
yoktur. Ahiret bilgileri ve Allahü
teâlânın beğenip beğenmediği şeyler
ve Ona ibadet şekilleri, eğer aklın
çerçevesi içinde olsalardı ve akıl
ile doğru olarak, bilinebilselerdi,
binlerce Peygamberin gönderilmesine
lüzum kalmazdı. İnsanlar, dünya ve
ahiret saadetini kendileri
görebilir, bulabilirdi ve Allahü
teâlâ, hâşâ Peygamberleri boş yere
ve lüzumsuz göndermiş olurdu. Hiçbir
akıl, ahiret bilgilerini
bulamıyacağı, çözemiyeceği içindir
ki, Allahü teâlâ, her asırda
dünyanın her tarafına, Peygamber
göndermiş ve en son ve kıyamete
kadar değiştirmemek üzere ve bütün
dünyaya, Peygamber olarak, Muhammed
aleyhisselamı göndermiştir.
Bütün Peygamberler, akıl ile
bulunacak dünya işlerine dokunmayıp,
yalnız bunları araştırmak, bulup
faydalanmak için çalışmayı emir ve
teşvik buyurmuş, kendileri dünya
işlerinden her birinin, insanları
ebedi saadete ve felakete nasıl
sürükleyebileceklerini anlatmış ve
Allahü teâlânın beğendiği ve
beğenmediği şeyleri açık olarak
bildirmişlerdir.
Peygamber gönderilmeseydi
Sual: Peygamberler olmasaydı
insan, Allah’a nasıl ibadet
edileceğini, nasıl şükredeceğini
bilebilir miydi?
CEVAP
İnsanları var eden ve varlıkta
kalabilmeleri için gereken her
nimeti gönderen, Allahü teâlâdır.
İyilik edene şükretmek gerektiğini
herkes bilir. Allahü teâlânın
nimetlerine nasıl şükredileceğini
bilmek için de, yine Peygamberler "aleyhimüssalevatü
vetteslimat" gerekir. Onların
bildirmediği şükür ve saygı, Ona
layık olmaz. Ona nasıl şükür
olunacağını, insan bilemez. Ona
karşı saygısızlık olan bir şeyi,
şükretmek ve saygı sanabilir.
Şükredeyim derken, saygısızlık
yapabilir. Allahü teâlâya nasıl
şükredileceği, ancak Peygamberlerin
bildirmeleri ile anlaşılır.
Evliyanın kalblerine doğan (İlham)
denilen bilgiler de,
Peygamberlere uymakla hasıl
olmaktadır. İlham, akıl ile hasıl
olsaydı, yalnız akıllarına uyan eski
Yunan felsefecileri yoldan
sapmazlardı. Allahü teâlâyı
herkesten iyi anlarlardı. Halbuki,
Allahü teâlânın ve Onun üstün
sıfatlarının varlığını anlamakta,
insanların en cahilleri, bu
felsefecilerdir. Bunlardan birkaçı,
Peygamberlerden işiterek ve mümin
olan tasavvufculardan görerek,
riyazet ve mücahede yapmış,
nefslerine sıkıntı vererek onu
parlatmışlar, böylece birkaç şey
bulabilmişler ise de nefsin
safasının, parlatılmasının ve bu
yoldan ele geçenlerin sapıklık
olduğunu anlayamamışlardır.
Kalbi parlatmak, temizlemek gerekir.
Kalb temizlendikten sonra, nefs
temizlenmeye başlar. Nurlar önce
temiz kalbe girer. Kalb
temizlenmeden nefsi parlatmak, gece
düşmanın yağma yapması için, ona
ışık yakmaya benzer. Nefsin yardım
ettiği düşman, İblistir. Evet,
açlıkla, nefsin istediklerini
yapmamakla, ona sıkıntı vermekle ve
akıl ile aramakla da, doğruya ve
saadete kavuşulabilir. Fakat, bu
ancak Peygamberlere ve bunların
Allahü teâlâdan getirdiklerine
inandıktan sonra mümkün olabilir.
Çünkü Peygamberlerin her sözü,
yanılmayan meleklerle
bildirilmiştir. Bu bilgilere, şeytan
düşmanı karışamaz.
Bu büyüklere uymayanlar ise,
şeytanın aldatmasından
kurtulamazlar. Felsefecilerin
büyüklerinden olan Eflatun, İsa
aleyhisselamın zamanında
bulunmak şerefine kavuşmuştu. Fakat,
kaba cahillik yaparak, kendisinin
kimseden bir şey öğrenmeye ihtiyacı
olmadığını sandı. O yüce Peygamberin
"aleyhissalevatü vetteslimat"
bereketlerinden mahrum kaldı.
Peygamberleri ve Kitapları inkâr
Sual: (Allah’a inanıyorum, ama
Peygamberlere ve Kitaplara
inanmıyorum) diyen kimse
müslüman mıdır?
CEVAP
İmanın şartı altıdır. Birini
inkâr eden müslüman olamaz.
Her şeyi hikmetli yaratan Allah,
insanları başıboş mu bırakır?
Onların nasıl hareket edeceğini
elbette bildirir. Peygamberleri
vasıtası ile kitaplar göndererek,
neleri yapıp neleri yapmamak
gerektiğini bildirmiştir.
Peygamberleri inkâr, Allah’ı inkâr
olur.
Peygamberler, Allah’ın emirlerini
noksansız bildirmişlerdir. Her şeye
gücü yeten Allahü teâlâ, gelecekte
olacak [yani yaratacağı] şeyleri de
bildiği için emrini değiştirecek,
yanlış iş yapacak kimseleri
Peygamber olarak gönderir mi? Hâşâ
Allah’ın emirlerini değiştirseler,
yanlış şeyler söyleseler, her şeye
gücü yeten Allahü teâlâ buna mani
olmaz mı? Her vasfını bildiği, en
güvenilir insanları Peygamber
yaparak göndermiştir. Allahü teâlâ,
Peygamber yapacağı kimselerin
durumunu, onları yaratmadan önce de
biliyordu.
Allahü teâlâ, (Ben insanları bana
ibadet etmeleri için yarattım)
buyuruyor. Peygamberler, kitaplar
göndermeseydi, biz Allah’a nasıl
ibadet edecektik? Bir kimsenin
Allah’a inanıp da Onun
Peygamberlerine inanmaması, o
kimsenin normal olmadığını gösterir.
Her yere Peygamber gönderilmiştir
Sual: Peygamberler niçin hep
Arabistan’dan çıkmıştır? Neden
Avrupa ve Uzakdoğu gibi yerlere
Peygamber gelmemiştir?
CEVAP
Dünyanın her tarafına, her
şehrine Peygamber gönderilmiştir.
Ancak bunlara inanan hiç olmadığı
veya çok az olduğu için Peygamber
gelmemiş zannedilmektedir.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor
ki:
(Eski zamanlarda, bütün dünyada
Peygamber gönderilmedik yer kalmamış
gibidir. Hatta, bundan en mahrum
zannedilen, Hindistan’da bile,
Hindlilerden Peygamber
gönderilmiştir. Bu şehirleri
sayabilirim. Hatta köylere kadar
Peygamber gönderilmiştir. Fakat deli
diyerek alay ediyor, inanmıyorlardı.
Azgınlıkları artınca Allahü teâlâ da
onları helak ediyordu. Bir müddet
sonra başka Peygamber gönderiyor,
ona da böyle yapıyorlardı.
Hindistan’da böylece yıkılmış şehir
harabeleri çoktur.) [1/259]
[Dağda, ormanda, mağarada veya çölde
yaşayıp da dinden haberi olmayan
kimseler, imanlı olmadıkları için
Cennete girmezler. Allah’ı, Cenneti,
Cehennemi duymadığı ve inkâr
etmediği için Cehenneme de
girmezler. Dirildikten sonra hesaba
çekilip, varsa günahları kadar
mahşer yerinde azap çekeceklerdir.
Herkesin hakkı verildikten sonra,
bütün hayvanlar gibi, bunlar da yok
edilecekler, bir yerde sonsuz
kalmayacaklardır. (Mektubat-ı
Rabbani, Feraid-ül fevaid, Tac)
Dağda, çölde yaşayıp da
Peygamberleri işitmemiş olana
Şahik-ul-cebel denir. Bunlar
mazurdur. Peygamber gelmemiş
hükmündedir. Bunların, Peygamberlere
inanmaları, emrolunmadı. Bunlar için
Kur'an-ı kerimin İsra suresinin on
beşinci âyetinde, (Peygamber
göndermeden önce, azap yapmayız)
buyuruldu. (İsbat-ün-nübüvve)]
İkinci baba
Sual: Nuh aleyhisselama ikinci
baba denilmesinin sebebi nedir?
CEVAP
Nuh aleyhisselam zamanında Tufan
olup, bütün dünyayı su kapladı.
Yeryüzünde bulunan insanların ve
hayvanların hepsi boğuldu. Fakat,
Nuh aleyhisselam ile gemide bulunan
müminler kurtuldu. Nuh aleyhisselam
gemiye binerken, her hayvandan birer
çift almış olduğundan, hayvanlar da,
bunlardan üredi.
Nuh aleyhisselamın gemide üç oğlu
vardı: Sam, Yafes ve Ham.
Şimdi yer yüzünde bulunan
insanlar, bu üçünün soyundandır.
Bunun için, Nuh aleyhisselama ikinci
baba denir.
Hz. İsa’dan sonra
Sual: Hz. İsa ile Peygamber
efendimiz arasında Peygamber gelmiş
midir?
CEVAP
Hz. Âdem’den beri birçok
Peygamber geldiği kitaplarda
yazılıdır. Bunlardan bin senede bir
gelene Resul denir. Her
asırda en az bir Peygamber gelerek,
Resullerin bildirdiği dinleri
kuvvetlendirmişlerdir. Resullere
tâbi olan bu Peygamberlere Nebi
denir. Hz. İsa’dan sonra da
nebiler gelmiştir. Mesela Hz. Yahya,
İsa aleyhisselamla aynı senede
doğmuştur. Hz. İsa’ya İncil inince,
Hz. Yahya da Ona tâbi olup İncilin
hükümlerini bildirmiştir. Hz.
İsa’dan sonra da nebiler
[Peygamberler] gelmiştir. Bunlardan
üçünün hayatı, Türkiye Gazetesi’nin
yayınlarından Peygamberler Tarihi
Ansiklopedisinin 5. cildinde
bildirilmiştir. Bunlar, Şemun,
Circis ve Halid bin Sinandır. (Aleyhimüsselam)
Sual: Yeni Rehber
Ansiklopedisi’nin c.10, s. 130 ‘da,
(Benimle İsa arasında başka bir
Peygamber yoktur) hadis-i şerifi
yer alıyor. Yine c.8, s. 250’de,
Halid bin Sinan’ın Peygamber olduğu,
Hz.İsa ile Muhammed aleyhisselam
arasında geldiği ifade ediliyor. Bu
ifadelerde bir tenakuz yok mu?
CEVAP
Tenakuz yoktur. Çünkü hadis-i
şerifte, Hz. İsa'dan sonra kitap
getiren resul yoktur buyuruluyor.
Yoksa son resul ve son nebi olan
Muhammed aleyhisselama kadar çok
nebi gelmiştir. Hz. Âdem'den beri
124 bin kadar nebi geldiği
bildirilmiştir. Yahya aleyhisselam
da, her ne kadar Hz. İsa ile aynı
devirde Peygamberlik yapmış ise de,
Hz. İsa ile Muhammed aleyhisselam
arasında yaşamış bir nebidir. Çünkü
İsa aleyhisselam göğe kaldırıldıktan
sonra da Peygamberlik yaptı. Hz.
İsa'nın göğe kaldırıldığından bir
buçuk sene sonra şehid edildi. Demek
ki Halid bin Sinan bir
nebidir.
Mürsel Peygamberler
Sual: Hz. İsa resul olarak
gelince, Hz.Musa’nın dini ile amel
etmek caiz mi idi?
CEVAP
Hz. Âdem’den beri, her bin
senede bir Resul gelirdi. Her yüz
senede bir veya birkaç Nebi denilen
Peygamber gelirdi. Resul ve Nebi
olan bütün Peygamberler, hep aynı
esaslara iman edilmesini
istemişlerdir. Yani Hz. Âdemin
bildirdiği iman ile, Peygamber
efendimizin bildirdiği iman aynı
idi. İmanda değişiklik olmaz. Amele
ait hükümlerde zamanla değişiklikler
oldu. Önceleri haram olan bir şey,
sonra helal, önce helal olan bir şey
sonra haram olmuştur.
Bir Resul gelince, bunun geldiğini
duyanların, artık önceki Resulün
bildirdikleri ile amel etmeleri caiz
olmaz. Mesela Hz. İsa gelince, bunu
işitenlerin artık Hz. Musa’nın
getirdiği hükümlerle amel etmeleri
caiz değildi. Ancak başka bir
beldede bulunup da Hz. İsa’nın
geldiğini işitmemiş olanlar, bundan
müstesnadır. Onların yine Hz.
Musa’nın dini ile amel etmeleri
gerekirdi.
Eğer bir mürsel Peygamberin
getirdiği din zamanla tahrif olmuş,
değişmişse, ona da uyulmaz. Ondan
önce gelmiş, tahrif olmamış din ile
amel edilir.
Hz. İsa gelmeden önce, Hz. Musa’nın
dini tahrif olmuştu. Hz. Üzeyre
Allah’ın oğlu deniyordu. Hz. İsa’nın
gelişinden kısa bir müddet sonra da,
Isevilik tahrif olmuş, hak olarak
hiçbir yerde kalmamıştı. Hz. İsa’ya
"tanrı" veya "tanrının
oğlu" deniyordu.
Akl-ı selim sahipleri, tahrif olmuş
bu dinlere uymadılar. Daha önce
gelen ve bozulmamış olan Hz.
İbrahim’in dinine tâbi oldular.
Peygamber efendimizin mübarek ana
babası ve Mekke’deki birçok kimse,
bu sebeple Hz. İbrahim’in dini ile
amel etmişlerdir.
Hz. Davud resul ve nebi idi
Sual: Yeni bir resul gelince,
önceki resulün dinini nesh ediyor.
Hz. Davud, gelince, önceki din olan
Hz. Musa’nın dinini niye nesh
etmedi? Yoksa Hz. Davud resul değil
miydi?
CEVAP
Bütün mucizeler mahluktur ama,
istisna olarak Kur'an-ı kerim,
mahluk olmayan mucizedir. Herkes bir
ana babadan dünyaya gelir, ama Hz.
Âdem babamız ile Hz. Havva validemiz
ana babasız dünya gelmiştir. Hz. İsa
da babasız yaratılmıştır. Bunlar
istisna oluyor. Davud aleyhisselamda
da bir istisna olduğu görülüyor.
Hz. Davud, kendisine kitap verilen
bir resul olmasına rağmen, kendinden
önce gelen dini nesh etmedi. Ama
Davud aleyhisselam, 40 yıl
hükümdarlık etti. Allahü teâlâ, ona
büyük ihsanlarda bulundu. Üç âyet
meali şöyledir:
(Davud’a da Zebur’u verdik.)
[Nisa 163, İsra 55]
(Ey Davud, biz seni yeryüzünde
halife yaptık.) [Sad 26]
(Biz Davud’a tarafımızdan [diğer
insanlar ve nebiler üzerine]
fazilet, [Peygamberlik, kitap,
saltanat, güzel ses ve demire elinde
şekil verme gibi] üstünlük
verdik. Ey dağlar ve kuşlar, siz de
Onunla beraber tesbih edin dedik.
Ona demiri [mum gibi] yumuşak
kıldık.) [Sebe 10]
Hz. Davud, aynı zamanda nebi idi.
Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Hiç kimse, eli ile [alnının
teri ile] kazandığından daha
hayırlı bir şey yemez. Allah’ın
nebisi Davud da eli ile [alnının
teri ile] kazandığını yerdi.)
[Buhari] {Demirden güzel zırhlar
yapıp satardı.}
Peygamberlerin, birbirleri üzerinde,
şerefleri, üstünlükleri vardır.
Ülülazm olan resuller,
diğerlerinden, Resuller ise, resul
olmayan nebilerden daha üstündür.
Yukarıdaki âyetler, hem resul hem
nebi, hem de sultan olan Davud
aleyhisselamın üstünlüğünü
göstermektedir.
Musa aleyhisselam, Beni İsrail’e
gönderilmiştir. Yuşa,
Harun, Davud, Süleyman,
Zekeriya ve Yahya [aleyhimüsselam]
da, Beni İsrail’e gönderildi. Ama,
bunların ayrı dinleri olmayıp, Beni
İsrail’i, Hz. Musa’nın dinine davet
ettiler. Davud aleyhisselama
Zebur kitabı indi. Zebur’da
şeriat [yani ahkam, emir, ibadet]
yoktu. Vaaz ve nasihatlerle dolu
idi. Bunun için, Tevrat’ı nesh
etmedi, yani, yürürlükten
kaldırmadı, onu kuvvetlendirdi.
Bunun için, Hz. Musa’nın dini, İsa
aleyhisselam zamanına kadar devam
etti. Hz. İsa gelince, bunun dini,
Hz. Musa’nın dinini nesh etti. Yani
Tevrat’ın hükmü kalmadı ve
bundan sonra, Hz. Musa’nın dinine
uymak caiz olmayıp, Muhammed
aleyhisselamın dini gelinceye kadar,
Hz. İsa’nın dinine uymak lazım oldu.
Nebi ve Resul nedir?
Sual: Bazıları hocalarını Resul
yani Peygamber olarak gösterebilmek
için, “Kitap gönderilen
peygambere Nebi, Kitap gönderilmeyen
peygambere Resul denir”
diyorlar. Peygamberlik son
bulmadı mı? Bizim Peygamberimiz son
Peygamber değil mi?
CEVAP
Müslümanlıkla ilgisi olmayan
böyle iddialar, dinimizi içten
yıkmak isteyen din düşmanlarının
taktik ve hilelerindendir.
Bunlar, Yalnız Kur’an diyerek,
âyetleri kendi kafalarına göre
yorumlayıp, Resulullahın
açıklamalarına hiç itibar etmezler.
Hadis-i şeriflerin hepsine de
uydurma derler.
Kitap gönderilen peygambere Resul
denir. Nebi, kendinden önce
gelen Resulün dinini tebliğ eden
peygamberdir. Yeni din getirmeyip,
önceki dine davet eden peygamberlere
Nebi denir. Her resul,
nebidir; fakat her nebi resul
değildir. Peygamber Fars’çadır,
resul veya nebi anlamında
kullanılır. Kur’an-ı kerimin bir çok
yerinde Peygamber efendimize
Resul deniyor, bazen Nebi
diye de geçiyor. Nebi denmesi Resul
olmasına mani değildir. Yani bir
resule nebi denmesi onun resul
olmadığını göstermez. Genel kurmay
başkanına bazen general,
subay veya asker
denmesine benzer.
Emirleri tebliğ etmekte ve
insanları, Allahü teâlânın dinine
çağırmakta, Resul ile Nebi
arasında bir ayrılık yoktur.
Ankebut suresinin, (Ona
[İbrahim’e İsmail’den sonra]
İshak ve Yakub’u da bağışladık.
Nebiliği ve kitapları [Tevrat’ı,
İncil’i, Zebur’u, Kur'anı], onun
soyundan gelenlere verdik)
mealindeki 27. âyetinde, İbrahim
aleyhisselamın soyundan gelenlere
nebilik verildiği gibi kitap verilen
resuller de vardır. (Beydavi,
Medarik, Celaleyn)
Kitap sahibi resullerden örnek
verelim. Hz. Musa resul idi. İşte
âyet-i kerime mealleri:
(Musa, «Ey Firavun, elbette ben
âlemlerin Rabbi tarafından
gönderilmiş bir resulüm» dedi.)
[Araf 104] (Sırf bu âyet bile,
onların yalanını çıkarmaya yeter.
Hz. Musa’ya Tevrat indi, yani kitap
gönderildi. Bunun için kendisine
resul deniyor. Peygamber efendimize
de kitap gönderildiği için bir çok
âyette resul deniyor. Resul
denilince nebi de içine girdiği için
daha çok resul tabiri geçiyor.
Kelime-i şehadette de Resul deniyor.
Nebilik daha yüksek olsa idi o geçer
idi.
(Musa'yı mucizelerimizle Firavun ve
topluluğuna gönderdik. Musa,
"Ben âlemlerin Rabbinin resulüyüm"
dedi.) [Zuhruf 46] (Bu âyette
de, Hz. Musa’nın resul olduğunu
açıkça bildiriyor.)
Hz. Musa da, Peygamber efendimiz
gibi, hem resul, hem de nebi idi.
İşte âyet-i kerime meali:
(Kitapta Musa'yı da an; elbette
o, muhlis bir kul ve resul olan nebi
idi.) [Meryem 51]
Hz. İsa da, kendisine kitap
gönderilen resul idi. İşte âyet-i
kerime meali:
(Meryem'in oğlu Mesih [İsa]
ancak bir Resuldür.) [Maide
75]
(“Biz, Allah'ın Resulü olan Meryem
oğlu İsa'yı öldürdük" demeleri
sebebiyle onları [Yahudileri]
lanetledik, rahmetimizden kovduk.)
[Nisa 157]
Kitap sahibi resul olan Musa
aleyhisselam, kardeşi Harun’un da
kendisine vezir yani yardımcı
olmasını istedi. İşte âyet-i kerime
meali:
(Ya rabbi, ailemden kardeşim
Harun’u bana vezir yap, beni onunla
destekle, onu görevimde ortak kıl!)
[Taha 29-32]
Allahü teâlâ, onun bu duasını kabul
ederek buyuruyor ki:
(Allah, “Ey Musa! İstediğin sana
verildi” dedi.) [Taha 36]
(Biz, Musa‘ya Kitab verdik, kardeşi
Harun’u da ona vezir [yardımcı]
yaptık.) [Furkan 35]
Kitap verilen resul olan Hz.
Musa’dır. Hz. Harun ise onun veziri,
yani yardımcısıdır. Yardımcısı daha
üstün olur mu hiç? Hz. Musa Resul
iken, Hz. Harun da nebi oldu. İşte
âyet-i kerime meali:
(Rahmetimizden, kardeşi Harun’u
bir nebi olarak ona bağışladık.)
[Meryem 53]
Hz. Harun, Musa aleyhisselamın
getirdiği dini, yani Museviliği
tebliğ eden bir nebi idi.
(Zekeriyya mihrabda namaz
kılarken melekler ona, "Allah sana,
Kelimullahı [İsa’yı]
doğrulayıcı, efendi, nefsine hakim
ve salihlerden bir nebi olarak
Yahya'yı müjdeler" diye
seslendiler.) [Al-i İmran 39]
(Hz. İsa’nın kitap gönderilen bir
resul olduğu yukarıdaki âyetlerde
bildirildi. Hz. Yahya ise, Hz.
İsa’nın getirdiği dini, yani
İseviliği tebliğ eden bir nebi idi.)
Bu örnekler de açıkça kendisine
kitap verilen peygamberlere Resul
denir. Resullerin getirdiği dini
tebliğ edenlere de Nebi
denir. Her resul aynı zamanda
nebidir. Peygamber efendimizden
sonra, nebi gelmeyecektir. Bir âyet
meali şöyledir:
(O, Allah’ın resulü ve nebilerin
sonuncusudur.) [Ahzab 40]
Nebi gelmeyince, Resul hiç gelmez.
Çünkü resullük makamı, nebilikten
daha özel ve yüksektir.
Bu âyetlerden sonra, bu konudaki
hadis-i şerifleri bildirelim:
(Nübüvvet ve risalet sona
ermiştir. Benden sonra nebi de,
resul de yoktur.) [Tirmizi]
(Nebiler benimle son buldu.)
[Müslim]
(Resullerin ilki Âdem ve
sonuncusu Muhammed’dir.) [Hakim,
Taberani]
(Övünmek için söylemiyorum
[hakikati bildiriyorum], ben
mürsellerin [Nebi ve resul
olarak gönderilen peygamberlerin]
efendisiyim. Hepsinin sonuncusu ve
şefaat edicilerin ilkiyim.) [Darimi]
(Diğer nebilere göre benim durumum
şu misale benzer. Bir kimse, güzel
bir ev yapar, fakat bir kerpici
noksandır. Ziyarete gelen halk, evi
beğenir. Yalnız "Şu boşluğa da bir
kerpiç konsaydı" derler. İşte ben o
kerpicim. "Hatem-ün-nebiyyin" yani
nebilerin sonuncusu,
tamamlayıcısıyım.) [Buhari,
Müslim]
(Ya Ali, Musa’nın yanında Harun
nasıl idiyse, sen de, benim yanımda
öylesin. Ancak, benden sonra nebi
gelmeyecektir.) [Buhari, Müslim,Tirmizi,
İbni Mace, İmam-ı Ahmed, Taberani]
Peygamber efendimiz, sadece
zamanının ve Arabistan’ın değil,
kıyamete kadar bütün insanların,
bütün dünyanın resulüdür. Bir âyet
meali şöyledir:
(Biz seni bütün insanlara ancak
müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik;
fakat insanların çoğu bilmez.) [Sebe
8] Bir hadis-i şerif meali: (Ben
bütün insanlara gönderildim.)
[Müslim]
(Size, âyetlerimizi okuyacak, sizi
her kötülükten arıtacak, size kitabı
ve hikmeti öğretecek ve
bilmediklerinizi bildirecek
aranızdan, bir resul gönderdik.)
[Bekara 151] (Bu âyet de kitabın
nebiye değil, resule geldiğini
göstermektedir.)
Kur'an-ı kerimde, Resulullahın son
nebi olduğu bildirildikten sonra,
İslam binasının tamamlandığı şöyle
açıklanıyor:
(Bugün size dininizi ikmal ettim,
üzerinize nimetimi tamamladım ve
sizin için din olarak İslam’ı
beğendim.) [Maide 3]
Allahü teâlâ, son nebi ve son
resulünü gönderip dinini
tamamladığına ve dinde noksan
kalmadığına göre artık başka din ve
başka peygamber aramak, Kur’an-ı
kerimi inkâr olur.
Nisa suresinin, (Kıssalarını sana
bildirmediğimiz resuller de
gönderdik) mealindeki 64. âyeti,
resul sayısının Kur’an-ı kerimde
bildirilmediğini göstermektedir.
Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Nebiler 124 bin, resuller ise
313 tür.) [Hakim]
Bu hadis-i şerif de, kitap getiren
resullerin nebilere göre daha az
olduğunu göstermektedir. Nebilerin
çok olması, resullerin dinlerini
yaymalarından dolayıdır.
Hz. Âdem’in üstünlüğü
Sual: İki âyet meali şöyledir:
(Nebilerden [Yalnız Allah’a
kulluk ve ümmetlerini buna davet
edeceklerine dair] söz almıştık.
Senden, Nuh, İbrahim, Musa ve Meryem
oğlu İsa'dan misak [sözüne sâdık
olan o resullerden, ahitlerinde
duracaklarına dair sağlam söz]
aldık.) [Ahzab 7]
(O, Dîni doğru tutun [Allah’ı
bir tanıyın, ona itaat edin,
peygamberlerine, kitaplarına, âhiret
gününe inanın, mümin ve Müslüman
olun], ayrılığa düşmeyin diye
dinden [iman esaslarından]
Nuh’a emrettiğini sana da [senin
ümmetine de] din olarak emretti.
İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya
vahyedilenleri, sizin için de din
kıldı.) [Şura 13]
Bu âyetler, bu beş peygambere gelen
dinin aynı olduğunu ve ülülazm
peygamberlerin beş olduğunu, Hz.
Âdem’in ülülazm peygamber olmadığını
göstermiyor mu?
CEVAP
Hayır. Sadece iki âyet alınmaz.
Bir âyet, başka âyetlerle
açıklanabilir. Bu âyetler, her
peygamberin getirdiği dinin, iman
esasları yönünden aynı olduğunu
gösteriyor. Yani, diğer dinler kötü
insanlar tarafından bozulmadan önce
Âmentü’nün esasları bütün dinlerde
aynı idi. Seçilmişlerden olan Hz.
Âdem ile ilgili üç âyet-i kerime
meali:
(Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ve
İmran ailesini âlemlere seçkin
kıldı.) [Al-i İmran 33]
(Âdem’e bütün isimleri öğretti,
sonra eşyayı meleklere gösterdi.
“Eğer sözünüzde samimi iseniz
bunların isimlerini bana söyleyin”
dedi.) [Bekara 31]
(Sizi yarattık, sonra şekil verdik,
sonra meleklere, “Âdem’e secde edin”
dedik; İblis’ten başka hepsi secde
etti, o secde edenlerden olmadı.)
[Araf 11]
Bu âyetlerde, Hz. Âdem’in âlemlere
tercih edilenler arasında,
meleklerden daha üstün olduğu,
Meleklerin kendisine secde ettiği ve
eşyanın mahiyetini bildiği
açıklanıyor. Kur’an-ı kerimde,
Peygamber gönderilmeyen kavme azap
yapılmayacağı ve Hz. Âdem’in oğlu
Kabil’in cehennemlik olduğu
bildiriliyor. Bu âyetler de Hz.
Âdem’in peygamber olduğunu
göstermektedir.
Hz. Âdem ile ilgili birkaç hadis-i
şerif meali:
(Resullerin ilki Âdem ve
sonuncusu Muhammed’dir. Beni İsrail
nebilerinin ilki Musa ve sonuncusu
İsa’dır.) [Hakîm-i Tirmizi]
(Âdem, Allahü teâlâ ile konuşan bir
nebidir.) [Hâkim, Beyheki]
(Allahü teâlâ, Âdem’i kudret
eliyle Cuma günü yaratıp ruhundan
nefhetti.) [Müslim]
(Allahü teâlânın indinde günlerin
seyyidi Cumadır, kurban ve Ramazan
bayramı gününden de kıymetlidir.
Cuma gününün beş hasletinden biri;
Allah, Âdem’i Cuma günü yarattı.
Dünyaya o gün indirildi, o gün vefat
etti.) [Buhari, İ. Ahmed]
(Musa, “Ya Rabbi, Âdem sana nasıl
şükretti?” dedi. Allahü teâlâ
buyurdu ki: “Başına gelenin benden
olduğunu bildi. Bu onun şükrü
oldu.”) [Hakîm-i Tirmizi]
(Allahü teâlâ Âdem’e her şeyin
sanatını öğretti. Cennet
meyvelerinden ona rızk verdi. Dünya
meyveleri bozulur, Cennet meyveleri
bozulmaz.) [Taberani]
(Her gün üç kere, “Selâvatullahi
alâ Âdeme” diyenin bütün
günahları affolur ve Cennette Âdem
aleyhisselama arkadaş olur.) [Deylemi]
(Âdem ile Musa Rableri nezdinde
münazara etti, Âdem Musa’ya galip
geldi.) [Buhari, Müslim]
Hz. Âdem ülülazm bir peygamberdir.
(İtikadname, Ahlak-i alai)
İlk peygamberi inkâr
Sual: Bazıları Hz. Âdem’in ilk
peygamber olduğunu inkâr ediyorlar.
Oğlu Kabil’in cehennemlik olması,
Hz. Âdem’in ilk Resul olduğunun
başka bir delili değil midir?
CEVAP
Elbette öyledir. Allah’ın emrini
kabul etmeyen Kabil’in, cehennemlik
olması, babasının peygamber olduğunu
göstermektedir. Çünkü Allahü teâlâ
bir peygamber gönderip, dinini
bildirmeden insanları mesul tutup,
yaptıklarından dolayı cehenneme
atmaz. Bir âyet meali:
(Biz, [helal ve haramları
bildiren] bir resul göndermeden
önce azap etmeyiz.) [İsra 15]
Hz. Âdem gibi, İdris aleyhisselamın
da peygamberliğini inkâr edenler
var. Hz. İdris, Şit peygamberin
torunlarından, kendisine 30 suhuf
indirilen bir peygamberdir:
(İdris de doğru bir nebidir.)
[Meryem 56]
Üç hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Miracda, ikinci gökte iken
Cebrail, “Bu İdris Peygamberdir”
dedi.) [Buhari, Müslim]
(Resullerin ilki Âdem, sonuncusu
Muhammed’dir. Kalemle yazan ilk nebi
İdris’tir.) [Hakîm]
(Nebilerin ilki Âdem
aleyhisselamdır.) [Taberani]
Hz. Âdem, ilk peygamberdir. İki âyet
meali:
(Allah birbirinden gelme bir
nesil olarak Âdem’i, Nuh’u, İbrahim
ailesi ile İmran ailesini
[peygamber] seçip âlemlere üstün
kıldı.) [Al-i İmran 33]
(İşte bunlar, Allah’ın
kendilerine nimetler verdiği
nebilerden Âdem’in soyundan, Nuh ile
birlikte [gemide]
taşıdıklarımızdan, İbrahim ve
İsrail’in soyundan, doğruya
ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız
kimselerdendir.) [Meryem 58]
Resullerin ilki Âdem, sonuncusu
Muhammed’dir [aleyhimesselam] (İmam-ı
a’zam - Fıkh-ı ekber)
Kabil’in katil olması
Sual: Hz. Âdem’in oğlu Kabil,
niçin, kardeşi Habil’i öldürdü?
CEVAP
Hz. Havva bir kız, bir erkek
doğururdu. Kabil ile doğan kız [Eklima]
çok güzeldi. Kabil bu kardeşi ile
evlenmek istedi. Hz. Âdem, (Allah’ın
emri böyle. Sen kardeşin Eklima ile
evlenemezsin. Eğer bana inanmazsan,
Habil ile Allah’a birer kurban
kesin, hanginizin kurbanı kabul
olursa Eklima ile o evlenir. Sürü
sahibi Habil, bir koç, çiftçi olan
Kabil de, bir demet buğday başağı
ortaya koydu. Kabul olan kurbanı
gökten bir ateş inip yakardı. Gökten
inen ateş, Habil’in kurbanını yaktı.
Başak demetine bir şey olmadı.
Kabil, buna kızıp, Habil’i öldürdü.
Bu olay Kur’an-ı kerimde mealen
şöyle bildiriliyor:
(Onlara, Âdem’in iki oğlunun
gerçek olan haberini anlat: Hani
birer kurban takdim etmişlerdi de,
birisinden kabul edilmiş, diğerinden
ise kabul edilmemişti. [Kurbanı
kabul edilmeyen Kabil, kıskançlık
yüzünden, kardeşi Habil’e],
“Andolsun seni öldüreceğim” dedi.
Diğeri de dedi ki: “Allah ancak
takvâ sahiplerinden kabul eder.
Andolsun ki sen, öldürmek için bana
elini uzatsan da ben öldürmek için
sana el uzatacak değilim. Ben,
âlemlerin Rabbi olan Allah‘tan
korkarım. Sen, hem benim günahımı
hem de [beni öldürmek, Allahü
teâlâya ve babamıza isyan ederek
işlediğin] kendi günahını
yüklenip ateşe atılacaklardan
olursun, zalimlerin cezası işte
budur.” Bunun üzerine, [Kabil,
bir insan nasıl öldürülür
bilmiyordu, ilk insan öldürülecekti.
İblisin, bir kuşun başına taş
vurarak öldürdüğünü görüp]
nefsine uyup kardeşini [başına
taş ile] öldürerek, hüsrana
[cehenneme giderek büyük zarara]
uğrayanlardan oldu. [Kabil,
ölünün gömüleceğini bilmiyordu.]
Allah, kardeşinin ölüsünü nasıl
gömeceğini göstermek üzere, ona
[ölü kargayı gömmek için] yeri
eşeleyen bir karga gönderdi.
[Kabil] “Bana yazıklar olsun!
Kardeşimin ölüsünü gömmek için bu
karga kadar olmaktan aciz kaldım”
dedi.) [Maide 27-30]
|