 |
|
|
|
|
Merak Edilen Konular
Sual:
Organ bağışı yapmak caiz midir?
CEVAP
Organ kan gibi, idrar gibi mal
değildir. Mal olmadığı için bağışı
yapılmaz, satılmaz. Sadece verilir.
Sual: Organ nakli caiz
mi?
CEVAP
Halk arasında hâlâ organ nakli
yapmanın caiz olup olmadığı
tartışılıyor. Diyorlar ki:
(İnsana eziyet haramdır. Çünkü (Müslümana
eziyet eden, bana eziyet etmiş olur)
hadisine göre, ameliyatla canlı
kimsenin bir yerini kesmek, ona
eziyet vereceği için haramdır.
(Ölünün kemiğini kırmak, dirinin
kemiğini kırmak gibidir) hadisi
de gösteriyor ki, ölüden organ
almak, diriden almak gibi haramdır.)
Halbuki diri ve ölüden organ
nakletmek caizdir. Çünkü bir organı
kurtarmak, hayatı kurtarmak gibi
zaruridir. Zaruret olunca birçok
yasaklar mubah olur. Dirinin de,
ölünün de bir yerini kesmek
haramdır, ona eziyettir. Fakat,
zaruret olunca, bu haramlık kalkar.
Çünkü, “Zaruretler, yasak olan
şeyleri mubah kılar.”
(Mecelle)
Uzman ve Müslüman doktor, bir hasta
için, diri veya ölüden organ
naklinden başka çare olmadığını
bildirdiği zaman, organ nakli caiz
olur. Din ayrılığı gözetilmez.
(El-Hedyül-İslami)
Ölmüş annesinin karnındaki canlı
çocuğu, ameliyatla almak caizdir.
Çünkü, imam-ı a’zam hazretleri,
ölmüş bir kadının karnının
yarılmasını ve çocuğun çıkarılmasını
emretmiş, kurtarılan çocuk uzun
yıllar yaşamıştır. (Eşbah)
Evet, ölünün bir organını kesmek
ölüye eziyettir. Ancak kesilen
organ, iyi birine verilecekse, ölü
bundan zevk alır. Bir kimse, birine
iyilik etmek için çok yorulsa,
yorulmasından şikayet etmez, aksine
“Hizmet ettim, iyilik ettim” diye
zevk alır. Parasını kaybeden üzülür.
Fakat isteyerek bir muhtaca veren
sevinir. Kurbanlık koyun da, kurban
oldum diye sevinir. O acı, ona zevk
verir. Halbuki hayvana da eziyet
etmek haramdır. Dinimize uyulunca
eziyet edilmiş olmuyor.
Ölüm acısı, çok acıdır. Narkozla her
tarafı uyuşturulduktan sonra veya
uyku hapı alarak ölen de, çok
şiddetli olan ölüm acısını duyar.
Fakat mücahidler, kurşun yağmuruna
tutulsa, bu acıyı duymaz. Hadis-i
şerifte (Şehid, ölüm acısını
duymaz) buyuruldu. (Beyheki)
İmam-ı a’zam hazretlerinin bu
uygulaması organ naklinin caiz
olduğuna kâfi delildir. Bir şeyin
haramlığı hakkında edille-i
şeriyyeden bir hüküm yoksa, o şey
caizdir. Çünkü hadis-i şerifte,
(Helal ve haram diye bildirilmeyen
şey, Allahü teâlânın affettiği
şeylerdendir) buyuruluyor.
(Hakim)
(Salih birinden alınan organ, bir
kâfire takılsa, yarın ahirette bu
organ hangisinde konuşacak? Benim
sahibim iyi mi, kötü mü idi diyecek?
Salih kişinin organı, takıldığı
kâfirle birlikte Cehennemde yanması
haksızlık olacağı için, organ nakli
caiz değildir) demek çok yanlıştır.
Çünkü Allahü teâlâ aciz değildir.
Cevap verecek olan, çürümüş organ
değil, başka organdır. Nakledilen
organ bile olsa, (Ben müslümanda
iken şu iyilikleri yapıyordum,
kâfire takılınca, şu kötülükleri
işledim) diyemez mi? Allahü teâlânın
hesap görmesinde hiç acizlik,
yanlışlık olur mu? Ahirette organlar
konuşacaktır. (Nur 24)
Her insan, aynı boy ve şekilde,
fakat başka zerrelerden yapılmış bir
bedenle mezardan kalkacaktır.
Şimdiki beden, çürüyüp toprak
olacaktır. (Kimya-i saadet)
Ruhun organlara bağlılığı
Ruh, sütte yağın bulunduğu gibi,
bedende bulunmaz. Kolu kesilenin
ruhundan eksilme olmaz. Başkasının
yüreği ile yaşayan bir insanın
ruhunda değişiklik olmadığı için, o
adama hiç tesiri olmaz.
Kalb ile yürek aynı şey değildir.
Yürek, hayvanda da bulunur. İnsana
mahsus olan kalbe, gönül denir.
Gönül görünmez, fakat etkileri ile
anlaşılır. Kalb, elektrik cereyanı,
yürek de ampul gibidir. Ampuldeki
elektriği, ampul ışık verdiği zaman
anlıyoruz. Elektrik gibi kalb de
madde değildir, bir yer kaplamaz.
Yürekte eserleri görüldüğü için,
kalbin yeri yürek denir. Yürek
değiştirmek, sanki ampul
değiştirmeye benzer. Yani takılan
yürek nasıl olursa olsun, takılan
kimsenin kalb kuvvetinin tesiri
görülür. Ampulün değişmesiyle şehir
cereyanında azalıp çoğalma olmadığı
gibi, yüreğin değişmesiyle, o
kimsedeki kalb kuvvetinin etkisi
değişmez.
Ruh, elektriğe de benzer. Yanmakta
olan bir ampul sökülünce, yani
cereyanla olan irtibatı kesilince,
cereyanın bir miktarı kesilmiş
olmaz. Başka bir ampul takılırsa
onun da rezistans telini ısıtıp ışık
saçmasına sebep olur. Salih bir
kimsenin yüreği, fasık veya kâfir
bir kimseye takılınca, o kimsenin
kalbi yine hep günah işlemek ister,
kötü düşünür. Tersine, fasık
kimsenin yüreği, salih kimseye
takılırsa, onun kalbi yine günah
işlemek istemez, hep iyi düşünür.
Yüreğin manevi bir fonksiyonu
yoktur. Öldükten sonra çürüyüp
gidecektir. Yahut hayvan yese veya
yansa fark etmez. Çünkü insan ruh
demektir. Beden değişse de ruh
değişmez. İnsan, ruhu sayesinde
ayakta durur. Aklı, düşüncesi, ruhu
sayesinde vardır. İnsanın vücudu,
bir marangozun aletleri gibidir.
İnsan ölünce, aletleri olmadığından,
ruh bu aletlerle bir iş yapamaz.
Ancak yine de, ruh ölmediği için
gider gelir, insanları tanır. Hatta
evliyanın ruhları insanlara yardım
eder. Bu yardım etmesi dünyadaki
bedenindeki aletlerle değildir.
Allahü teâlâ ruhlara aletsiz de iş
yapma özelliğini vermiştir. Vefat
eden Hızır aleyhisselamın ruhu çok
kimseye çeşitli yardım yapmaktadır.
Bir kimseye, başkasının bütün
organları takılsa, o insanın
aklında, düşüncesinde değişiklik
olmaz. Marangozun eski aletleri
yerine, yeni aletleri gelmiş
demektir. Alet değişmekle,
marangozdaki bilgi, kabiliyet
değişmez. Kesmeyen bir testere
yerine, iyi kesen bir testere
gelirse, daha kolay iş yapar.
Görmeyen gözün yerine sağlam göz
takılırsa görür. Kanı, kalbi, beyni
de değişse, yine düşünceye tesir
etmez. Sağlam organ takılmışsa, daha
kolay iş görür. Çünkü insan, ruh
demektir. Bir insan yanmakla yok
olmaz. Sadece aletleri elinden
alınmış olur. Ahirette ona yeni
aletler verilir. Mümin Cennete,
kâfir Cehenneme gider. Ruhun
mahiyetini bilmeyen kimse, insan
yanınca yok olduğunu, kabir suali ve
kabir azabının olmadığını zanneder.
Halbuki kabir azabı haktır.
(İhya)
Uzman ve Müslüman doktorlar, bir
hastaya, kan veya kadın sütünün iyi
geleceğini, bu hastalığın başka
ilacı da olmadığını bildirirlerse,
hastanın, kadın sütü veya kan
içmesi, satın alması caizdir. (Redd-ül
Muhtar)
Organ ve kan nakli caiz, fakat
organı satmak caiz değildir. Mal
olmayan şeyi satmak, bağışlamak
bâtıldır. Fakat zaruret olunca,
satın almak caiz olur. (Ölünce
organlarımı bağışladım) demek de
caiz değildir. Çünkü insanın hiçbir
parçası mal değildir. Fakat, (Ben
ölünce, zaruret olursa, organlarımın
alınması için izin veriyorum) demek
caiz olur. Yahut ihtiyaç olunca,
yeni ölmüş birinin organlarını alıp,
hastaya nakletmek caizdir. (S.
Ebediyye)
Sual: Ölü, organ naklinde acı
duyar mı?
CEVAP
Duyar. Fakat bir müslümana
faydası olduğu için acıdan zevk
alır.
Cömert insanların yaptıkları hayır
hasenatlardan zevk almasına benzer.
Halbuki, malını, parasını, mesaisini
hatta sıhhatini vermektedir.
Cömertlerin yaşadığı huzur, tattığı
zevk bilindiği halde anlatılamaz,
ancak bunu yaşayan bilir.
Biraz daha açıklayalım. Bir kimse,
birine iyilik etmek için çok
yorulsa, yorulmasından şikayet
etmez, aksine hizmet ettim, iyilik
ettim diye zevk alır. Parasını
kaybeden kimse, üzülür. Fakat bunu
isteyerek bir hayır kuruluşuna, bir
fakire veren kimse ise buna sevinir.
İşte bunlar gibi, mesela, kurban da,
bir Müslümana faydam oldu diye
sevinir. O acı ona zevk verir.
Ölüm acısı, dünya acılarının
hepsinden daha acıdır. Bir kimse
uyku hapı içerek veya narkozla her
tarafı uyuşturulduktan sonra da
ölse, çok şiddetli olan ölüm acısını
duyar. Fakat bazı müminler, kurşun
yağmuruna tutulsa, bu acıyı duymaz.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Şehid ölüm acısını duymaz.)
[Beyheki]
Yusuf aleyhisselamı gören kadınlar
ellerini kestiler de acısını
duymadılar. Çünkü başka zevk
alıyorlardı. Ölü de müslümana iyilik
ettiği için aldığı zevk, acıyı
duyurmaz.
Sual: Zaruret olunca, böbrek
nakli caiz mi?
CEVAP
Evet. Ayrıca ameliyatlar
başarılı olduğu için caizdir.
Sual: Şarkıcı bir kadın,
bütün organlarını bağışlıyor; fakat
yüreğini bağışlamıyor. Gerekçe
olarak da, (Allah, bütün organları
senin emrine verdim, istediğin gibi
kullan, ancak yürek bana ait dediği
için yüreğimi bağışlamıyorum) dedi.
Böyle bir şey var mı?
CEVAP
Halk arasındaki bu sözün aslı
yoktur. Organ nakli açısından yürek
ile böbreğin farkı yoktur. Bütün
organlarımız, Allahü teâlânın bir
emanetidir. Hiçbirini günah
işlemekte kullanmamalıdır! Günahta
kullanmak emanete hıyanet olur.
Sual:
Kalb, yürek, gönül, nefs hakkında
bilgi verir misiniz?
CEVAP
Kalb, göğsümüzün sol tarafındaki
et parçası değildir. Buna, yürek
denir. Yürek, hayvanlarda da
bulunur. Kalb, yürekte bulunan bir
kuvvettir. Görülmez. Ampulde bulunan
elektrik cereyanı gibidir. Buna,
gönül diyoruz. Ampul yürek ise,
ışığı da kalbdir, buna gönül de
denir.
Gönül insanlarda bulunur,
hayvanlarda bulunmaz. Bedendeki
bütün aza, kalbin emrindedir. His
uzuvlarımızın duydukları bütün
bilgiler kalbde toplanır. İnsanın,
inanmak, sevmek, korkmak,
kalbindedir. İtikad eden, yani iman
eden, kâfir olan, kalbdir. Kalbi
temiz olan, dine uyar. Kalbi kötü
olan dinden kaçar. Güzel, iyi
ahlakın ve kötü huyların yeri
kalbdir. Allahü teâlâ dinlerini
Peygamberleri, kalbi temizlemek için
gönderdi. Kalbi temiz olan, herkese
iyilik eder. Dünyada rahat, huzur
içinde yaşarlar. Ahirette de, ebedi,
sonsuz saadete kavuşurlar.
Yürekli cesur demek iken, kalbi var
veya kalbli demek yüreği hasta
demektir. Yüreksiz, cesaretsiz,
korkak demek iken, kalbsiz,
merhametsiz demektir. Gönül kalb
demek ise de, gönülsüz demek,
kalbsiz demek değildir. Gönülsüz
isteksiz demektir. Türkçe’den başka
dile tercüme yapılırken, kalb
eşittir yürek diye tercüme edilirse
tuhaflıklar olur. İşte Arapça’dan
veya başka dillerden Türkçe’ye
tercüme yapılınca bu incelikler
bilinmezse gariplikler ortaya çıkar.
Gönül bir de nefs anlamında
kullanılır. Nefs kelimesi, yirmiyi
aşkın anlamda kullanılmaktadır. Ruh,
can, kan, benlik, iç, kalb,
büyüklük, yücelik, irade gibi. Fakat
daha çok iki anlamı vardır:
Birincisi, bir şeyin özü,
kendisi, kişi. Mesela, Kur'an-ı
kerimde, (Her nefs, ölümü
tadıcıdır) buyuruluyor.
İkincisi, dine uymayan
isteklerin kaynağı olarak
kullanılır. Buna nefs-i emmare de
denir. Bu nefs, Allahü teâlânın
düşmanıdır. Mesela hadis-i kudside
(Nefsine düşmanlık et, çünkü o benim
düşmanımdır) buyurulmuştur.
Sual: Nefsimizin mahiyeti nedir?
CEVAP
Allahü teâlâ insanda üç şey
yarattı: Akıl, kalb ve nefs.
Bunların hiçbiri görülmez.
Varlıklarını eserleri ile,
yaptıkları işlerle ve dinimizin
bildirmesi ile anlıyoruz. Akıl ve
nefs dimağımızda, kalb,
yüreğimizdedir. Bunlar, madde
değildir, yer kaplamazlar. Buralarda
bulunmaları, elektriğin ampulde
bulunması gibidir. Peygamberler ve
veliler hariç, herkesin nefsi, çok
kötüdür. Bu kötü nefse, (nefs-i
emmare) denir ki, kötülüklere
sürükleyen nefs demektir.
İnsanın en büyük düşmanı nefsidir.
Daha sonra kötü arkadaş ve şeytan
gelir. Kötü arkadaş ve şeytan de
nefse tesir ederek insana zarar
vermeye çalışırlar. Onun için
nefsin, emmarelikten temizlenmesi
gerekir. Çünkü nefs, kâfirdir, daima
Allahü teâlâya isyan etmek ister.
Şeytan, verdiği vesveseye insanın
uymadığını görünce, bundan vazgeçer,
başka bir vesvese verir. Âlimler,
şeytanı köpeğe benzetmiştir. Köpek
kovalanınca kaçar ise de, başka
taraftan yine gelir. Nefs-i emmare
ise kaplan gibidir, saldırması ancak
öldürmekle biter. Nefsimiz de
ölünceye kadar yakamızı bırakmaz.
Bunun için nefsi tanımak ve
zararlarından korunmak gerekir.
İmam-ı Maverdi hazretleri buyuruyor
ki:
(Nefsin terbiyesi zaruridir. Hadis-i
şerifte, (İnsanın en kuvvetli
düşmanı nefsidir, sonra çoluk çocuğu
gelir) buyuruldu. Kur'an-ı
kerimde de mealen, (Nefs-i emmare,
elbette günahları, kötülükleri
emreder) buyuruluyor. (Yusuf 53)
Nefsini terbiye edemeyen, ona uyan
acizdir, ahmaktır. Hadis-i
şeriflerde, (Asıl kahraman,
nefsini yenendir), (Aklın alameti,
nefse galip ve hakim olmak ve
öldükten sonra gereken olanları
hazırlamaktır. Ahmaklık alameti
nefse uyup, Allah’tan af ve merhamet
beklemektir) buyuruldu. Hz. Âişe
validemiz, (İnsan Rabbini ne zaman
tanır?) diye sual edince, Peygamber
efendimiz, (Nefsini tanıdığı
zaman) buyurdu.. (Edeb-üd-dünya)
Nefs-i emmare ile cihad, iki yolla
olur:
1- Riyazet,
2- Mücahede.
Riyazet, nefsin arzularını yapmamak
demektir. Nefs ahmak olduğu için her
istediği kendi zararınadır. Nefs
daima haramları ister. Mücahede ise,
nefsin istemediği şeyleri yapmaktır.
Nefsimiz, iyilik ve ibadet etmemizi
istemez. Nefse, günahlardan kaçmak,
ibadet etmekten daha güç gelir. Onun
için günahtan kaçmak daha sevaptır.
Nefs, dünya zevklerine, lezzetlerine
düşkündür. Bunların iyi, fena,
faydalı, zararlı olduklarını
düşünmez. Arzuları, dinimizin
emirlerine uygun olmaz. Dinimizin
yasak ettiği şeyleri yapmak, nefsi
kuvvetlendirir. Daha beterini
yaptırmak ister. Fena, zararlı
şeyleri, iyi gösterip, kalbi
aldatır. Kalbe bunları yaptırarak,
zevklerine kavuşmak için çalışır.
Kalbin nefse aldanmaması için, kalbi
kuvvetlendirmek ve nefsi zayıflatmak
gerekir.
Aklı kuvvetlendirmek, İslam
bilgilerini okuyup, öğrenmekle
olduğu gibi, kalbin kuvvetlenmesi,
yani temizlenmesi de, dinimize
uymakla olur. Dinimize uymak için,
ihlas gerekir. İhlas, işleri,
ibadetleri, Allahü teâlâ emrettiği
için yapmaktır. Kalbin zikretmesi
ile, yani Allah ismini çok söylemesi
ile ihlas hasıl olur.
Dinimize uymak, kalbi
kuvvetlendirdiği gibi, nefsi
zayıflatır. Bu sebeple nefs, kalbin
dinimize uymasını istemez. Dinsiz,
imansız olmasını ister. Aklına
uymayıp, nefsine uyan, bunun için
dinsiz olmaktadır. Allahü teâlânın,
kullarının ibadetlerine ihtiyacı
olmadığı için, kulların işleyeceği
günahlar da Ona zarar vermez.
Nefslerini terbiye etmeleri, nefsle
cihad etmeleri ve böylece Cennete
girmeleri için kullarına bunları
emrediyor:
(Cenab-ı Haktan korkup, nefsini
kötü arzulardan uzaklaştıranların
varacakları yer, muhakkak
Cennettir.) [Naziat 40, 41]
Dine uyan, arzusuna kavuşur. Kur'an-ı
kerimde mealen, (Nefsine
uyanlardan, doğru yolu arayanları,
saadete ulaştıran yollara
kavuştururuz) buyuruldu. (Ankebut
69 Tefsir-i Azizi)
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor
ki:
İnsanda kötü vasıfları toplayan
nefsle cihad etmek, onu kırmak
gerekir. Hadis-i şerifte, (Senin
en büyük düşmanın, seni çepeçevre
kuşatan nefsindir) buyuruldu.
Peygamber efendimiz bir savaştan
dönünce de, (Küçük cihaddan büyük
cihada döndük) buyurdu. Eshab-ı
kiram, (Ya Resulallah büyük cihad
nedir?) diye sual edince, Peygamber
efendimiz, (Nefsle cihaddır)
buyurdu. (Deylemi)
Nefsi her zaman aşağılamak gerekir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Nefsini zelil eden, dinini aziz
etmiş, nefsini aziz eden de dinini
aşağılamış olur.)
Sual:
Düşmanın işkence ve tecavüzüne maruz
kalacağını bilenin kendini ve
yakınlarını öldürmesi veya acı
duymamak için uyku hapı ile intihar
etmesi günah mı?
CEVAP
Hastalık ve dünya
sıkıntılarından kurtulmak için ölümü
istemek caiz değildir. Fakat dindeki
fitneler sebebiyle ölüm istenebilir.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ölümü istemeyin! Çünkü bir kişi
iyi ise, yaşadıkça iyiliği artar.
Kötü ise, hatalarından dönüp doğru
yola gelebilir.) [Buhari]
(Sıkıntılardan dolayı ölümü
istemeyin! Dayanamayan, "Ya Rabbi,
hakkımda yaşamak hayırlı ise,
yaşamayı, ölmek hayırlı ise, ölümü
nasip et!" desin!) [Buhari]
Düşmanın her türlü işkence ve
tecavüzüne maruz kalacağını bilen
kimsenin kendini ve yakınlarını
öldürmesi caiz değildir. Zorla
tecavüze uğrayan günah işlemiş de
olmaz. Ayrıca düşman elinde ölen
şehid olur. Şehid olan kimse, ölüm
acısını duymaz.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Şehid, ölüm acısı duymaz,
kabirde üzülmez, kıyametin dehşeti,
hesap, mizan, sırat onu rahatsız
etmez, doğruca Cennete gider.) [Beyheki]
Genel olarak imansız veya imanı
zayıf olan intihar eder. Müslüman,
intiharı düşünmez. Çünkü intihar,
bir çare, bir kurtuluş değil, aksine
tarifi imkansız azaplara kendini
atmak demektir.
Ölüm acısı çok şiddetlidir
İntihar etmek, küfre yakın çok
büyük günah olduğu için, ölürken
dayanılmaz acılara maruz kalınır.
Ölüm acısı, sanıldığı gibi bir an
değildir. İntihar edince ahirette de
daha büyük acılara girilir. Ahiret
sıkıntıları dünya sıkıntıları gibi
değildir. Çok ağırdır. Dünya
sıkıntılarına dayanamayıp intihar
eden, ölüm acısına ve ahiret
sıkıntılarına nasıl dayanır? İntihar
eden, dirilene kadar intihar acısını
duyar. Kendini öldürmek, başkasını
öldürmekten daha büyük günahtır.
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruldu
ki:
(Kendinizi öldürmeyiniz!)
[Nisa 29]
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Bir şeyle canına kıyana,
Cehennemde onunla azap edilir.)
[Buhari]
(İple boğazını sıkarak intihar eden,
boğazı sıkılarak azap görür.
Herhangi bir bıçakla intihar eden,
Cehennemde bıçaklanarak azap görür.)
[Buhari]
Bir kâfir, uyku hapı içerek veya
narkozla her tarafı uyuşturulduktan
sonra da ölse, çok şiddetli olan
ölüm acısını duyar. Hadis-i
şeriflerde buyuruldu ki:
(Ölüm meleğini görmek, bin kılıç
darbesinden daha şiddetlidir.) [Ebu
Nuaym]
(Ölüm acısı çok şiddetli ise de,
ölümden sonraki acılara göre çok
hafiftir.) [İ.Ahmed]
Dirilene kadar ölüm acısı duyulur.
(İ.Evzai)
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor
ki:
(Ölmek felaket değil, öldükten sonra
başına gelecekleri bilmemek,
tedbirini almamak felakettir.)
Narkozlu hasta, ameliyat acısını
duymadığı gibi, salih mümin de
kurşun yağmuruna tutulsa, vücudu
dilim dilim dilinse ölüm acısını
duymaz. Hz.Yusuf’un güzelliği
karşısında kendinden geçen kadınlar,
ellerini kestikleri halde farkına
varamadılar. Ölüm meleğinin güzel
suretini gören mümine Allahü teâlâ
acı duyurmaz. İntihar etmek çok
büyük günah ise de, intihar eden
kâfir olmadığı için cenaze namazı
kılınır. Hadis-i şerifte buyuruldu
ki:
(İntihar etmiş olsa da, her
müslüman ölünün cenaze namazını
kıl!) [Deylemi]
Bizde, Tanzimat’tan sonra tek tük
intihar olayları görülmeye başladı.
Müslümanların çok olması intiharın
yaygınlaşmasını önlemiştir. İntihar
kelimesi, Tanzimat’tan önce yazılan
lügatlarda bile yoktu. Dinsizliğin
ve inanç zayıflığının intihar
üzerindeki etkisi büyüktür.
Avrupa’da, hayat standardı yüksek
olan yerlerde, intihar oranı daha
yüksektir. Bu oran, kuzeye
gidildikçe artıyor. Avrupa’daki
intihar oranı Türkiye’dekinden 15-20
kat daha fazladır. Mesela Fransa’da
100 bin kişiden 44’ü intihar
etmektedir. İntiharda Türkiye en alt
sıralardadır.
Eskiden İstanbul’da yıllarca kalmış
olan araştırmacı Fransız Dr. A.
Bayer diyor ki:
(Batı ülkelerinde insanların yalnız
kalması, hayattan nefret etmeye,
hatta intihara yol açmaktadır.
Halbuki Müslüman Türkler arasında
hiçbir zaman bu hâle tesadüf
edilmez; medeni sayılan milletlerde
çok sık görülen intiharı onlar
bilmez. Müslümanlar, Allah’ın
kendilerine bahşettiği varlığa
tecavüzün, Allah’a karşı gelmek
olduğuna inandıkları için, intiharı
düşünmezler. Bunun için, intihar
eden hiçbir İslam âlimi yoktur.)
Maalesef şimdiki bazı gençler,
Avrupa'nın her türlü kötülüğüne
özeniyorlar. İntihar etmek de
bunlardan birisidir.
Sual: İntihar eden veya
öldürülen kimse, eceli ile ölmez mi?
CEVAP
Muteber kitaplarda diyor ki:
Öldürülen kimse de, eceliyle ölür,
ömrü ortadan kesilmiş olmaz. Ecel
birdir. (Akâid-i Nesefi s.3,
Cevheret-üt-tevhid 89. beyt,
Avn-ül-mürid c.2 s.982, Bed-ul-emâli
62. beyt, Merah-ul-meâli
s.209, Hediyyet-ül-mehdiyyin
s.5, Nűr-ul-islâm s.246,
Fıkhi ekber şerhi 334, Hadika
c.1 s.265, Teftâzâni-Şerh-il-akâid
s.211, Ithaf-ul-mürid
s.213, Tenvir-ul-kulűb s.61,
Berika s.233, Nuhbet-ül-leâli
s.36, Hak dini Kur’ân dili
c.2 s.1195)
Ecel değişir mi?
İntihar eden eceli ile ölmez
diyorlar. Bu yanlıştır. Şeyh-ül-islam
Ahmed bin Süleyman bin Kemal paşa
buyuruyor ki:
(Rad suresindeki, (Allahü teâlâ,
dilediğini siler. Dilediğini
değiştirmez. Ümm-ül-kitab, Ondadır)
mealindeki âyette, levh-i mahfuz
bildirilmektedir. Ümm-i kitab, ezeli
olan kelam-ı İlahinin ismidir.
Melekler, bunu anlayamaz. Zamanlı
değildir. Allahü teâlâdan başka,
kimse bilmez. Hiç yok olmaz. Levh-i
mahfuzda değişiklik olur. İnsanın,
işine göre, ömrü ve rızkı değişir.
İyiler kötü, kötüler iyi olarak
değiştirilebilir. Böylece biri
ölümüne yakın, iyi işler yapıp, son
nefeste iman ile gider. Bir başkası
kötü amel işler, imansız gider.
Bunun için, Resulullah her zaman,
(Allahümme, ya mukallibelkulub,
sebbit kalbi, ala dinik) duasını
okurdu. Hadis-i kudside,
(İnsanların kalbi Rahmanın
kudretindedir. Kalbleri, dilediği
gibi çevirir) buyurulmuştur.
Yani, Celal ve Cemal sıfatları ile,
kötüye ve iyiye çevirir. Levh-i
mahfuza, kıyamete kadar gelecek
insanların iyileri, said olarak,
kötüleri de, şaki olarak yazıldı.
Kader değişmez. Kaza, kadere uygun
olarak meydana gelir. Kaza, her gün
çok değişip, sonunda kadere uygun
olunca, yaratılır. Kaza-i muallak
şeklinde yaratılacağı yazılmış olan
bir şey, kulun iyi ameli ile değişip
yaratılmaz. İmam-ı Gazali
hazretleri, (Kaza-i muallak, Levh-i
mahfuzda yazılıdır. Eğer o kimse,
iyi amel yapıp, duası kabul olursa,
o kaza değişir) buyurdu.
Hadis-i şerifte, (Kader, tedbir
ile, sakınmakla değişmez. Fakat
kabul olan dua, o bela gelirken
korur) buyuruldu. Duanın belayı
önlemesi de, kaza ve kaderdendir.
Kalkan, oka siper olduğu gibi dua
da, Allahü teâlânın merhametinin
gelmesine sebeptir. Bir hadis-i
şerifte, (Kaza-i muallakı, hiçbir
şey değiştiremez. Yalnız dua
değiştirir ve ömrü, yalnız, ihsan,
iyilik arttırır) buyuruldu.
Allahü teâlânın takdirinin, yani
kaderin, Levh-i mahfuzda yazılması
kazadır. Bir kimseye takdir edilen
bela, kaza-i muallak ise, yani, o
kimsenin dua etmesi de, takdir
edilmiş ise, dua eder, kabul olunca,
belayı önler. (Ecel-i kaza)’yı da,
iyilik etmek geciktirir.
Fakat, (Ecel-i müsemma) değişmez.
Ecel-i kazaya bir misal verelim: Bir
kimse, eğer iyi iş yapar, yahut
sadaka verir, hac ederse ömrü 60
yıl, bunları yapmazsa 40 yıl takdir
edilmişse, vakit tamam olunca, eceli
bir an gecikmez. Birinin 3 gün ömrü
kalmış iken akrabasını, Allah rızası
için ziyaret etmesi ile, ömrü 30
yıla uzar. 30 yıl ömrü olan da,
akrabasını terk ettiği için, ömrü 3
güne iner.
Takdir, ezelde Levh-i mahfuzda
yazılmıştır. Yani, Levh-i mahfuzda
olacak değişiklikler ve ömürlerin
artması ve kısalması da, ezelde
yazılmıştır ki, buna kaza-i muallak
denir. (Lübab-üt-te'vil)
Allahü teâlânın kaderi [ezeldeki
ilmi] nasıl ise, Levh-i mahfuzdaki
değişiklikler, ona uygun olur.
Hz. Ömer yaralanınca, Ka'bül-ahbar,
“Ömer daha yaşamak isteseydi, dua
ederdi. Çünkü onun duası elbette
kabul olur” buyurdu. İşitenler
şaşırıp, “(Ecel, bir an gecikmez
ve vaktinden önce gelmez)
mealindeki âyet-i kerimeye ne
dersin” denilince, buyurdu ki:
“Evet, ecel hazır olunca, gecikmez.
Fakat, ecel hasıl olmadan önce,
sadaka ile, dua ile, iyi amel ile,
ömür uzar. Fatır suresinde,
(Herkesin ömrü ve ömürlerin
kısalması yazılıdır) buyuruluyor.”)
[Levh-il-mahfuz ve Ümm-ül-kitab]
Emali'deki, (Öldürülen kişinin
eceli, o anda, ömrü ortadan kesilmiş
değildir) ifadesini Ahmed Asım
efendi, (Öldürülen kimsenin [ve
intihar edenin] o anda eceli
gelmiştir. Ömrü ortadan
kesilmemiştir. Herkesin eceli bir
tanedir) şeklinde açıklamaktadır.
Öldürülen kimse, eceli geldiği için
ölür. Fakat, bunu öldüren de,
cezasını görür. İntihar eden de
eceli geldiği için ölür. Herkes,
eceli gelince ölür. Araf suresi 34.
âyetinde mealen, (Ecelleri
gelince, onu azıcık ileri-geri
alamazlar) buyuruldu. Kişi
doğmadan önce, ne kadar yaşayacağı
takdir edilmiştir. Kişi, nerede
ölür, tevbe ile mi ve tevbesiz mi,
hangi hastalıktan, iman ile mi,
imansız mı gider, hepsi levh-i
mahfuza yazılmıştır.
Sual: (İntihar etmek benim
kaderimde, alınyazımda var ise,
günahı bana ait olmaz) demek doğru
mu?
CEVAP
Bu çok yanlıştır. Ezeldeki
takdir, yani alınyazısı, bir emir
değil, bir ilimdir. Kader, yani
alınyazısı, Allahü teâlânın ezeli
ilmi ile, insanların ve diğer
yaratıkların yapacağı işleri bilmesi
demektir. Kur'an-ı kerimde,
(Allah her şeyi en iyi bilir)
buyuruluyor. Allahü teâlâ da, ezeli
ilmi ile, kulların kendi istekleri
ile, günah veya sevap işleyeceğini,
ne kadar yaşayacağını ve intihar
edip etmeyeceğini bilir. Onun bu
bilmesi, kulların yaptıkları işlere
zorla bir müdahale değildir. Bu
bakımdan günah işleyen de, intihar
eden de, kendi isteği ile bunları
yapmıştır.
Sual: Kader neleri içine
alır?
CEVAP
Kader her şeyi içine alır.
Kader, Allahü teâlânın ezeli ilmi
ile, insanların ve diğer mahlukatın
yapacağı işleri bilmesi demektir.
Eğer Allah, yarattıklarının ne
yapacağını bilmezse, bilmeyenden
ilah olamaz. İlahın her şeyi
bilmesi, her şeye gücü yetmesi
gerekir. Bilmeyen, gücü yetmeyen,
muhtaç olan, ölebilen ilah olamaz.
Allahü teâlâ herkesin ne yapacağını
bilir. Kur'an-ı kerimde mealen
buyuruluyor ki:
(Allah her şeyi hakkıyla, en iyi
bilir.) [Hucurat 16,18]
Onun bilmesi kulların yapacağı iyi
ve kötü işlere tesir etmez. Mesela
bir sene içinde güneşin ne zaman
doğup, ne zaman batacağı
hesaplanarak takvimlere yazılmıştır.
Güneş takvimlerde bildirilen saatte
doğup, batar. Takvime öyle yazıldığı
için mi güneş o saatlerde doğup
batıyor? Takvime yazılmasa da yine
güneş o saatlerde doğup batar. İşte
Allahü teâlâ da, ezeli ilmi ile,
kulların kendi istekleri ile, günah
veya sevap işleyeceğini,
hastalanacağını, ne iş yapacağını
bilir. Fakat bu bilmesi, kulların
yaptıkları işlere cebri bir müdahale
değildir.
Kaderi bilmeyenler
(Trafik kazası kader değildir.
Ülkenin kaderini değiştireceğiz.
Eceli gelmeden öldü) gibi şeyler
söyleniyor.
“İnsan, yaratılışında boyunun
uzunluğu ve saçının renginde kadere
hükmedemez. Fakat hür iradesiyle
yaptığı işlerde kaderin rolü olmaz”,
“Emr-i ilahi gelmeden intihar eden,
takdir-i ilahiyi değiştirdiği için
Cehennemlik olur” deniyor.
Kimisi, “Kader utansın” diyerek suçu
kadere yüklüyor.
Kimi de, “İnsan kaderini kendi
çizer” diyor.
Bunların hepsi yanlıştır. Kaza ve
kader konusu çok ince mesele olduğu
için, birçok âlimin ayağı kaymış ve
çeşitli bid'at fırkaları meydana
çıkmıştır. Âlimlerin bile dalâlete
düştüğü bu konularda, kaderden
bahsetmek uygun olmaz. Sadece nakil
yapılır. Peygamber efendimiz de,
(Kaderden bahsedilince susunuz)
buyuruyor.
Her Müslümanın, Amentü’deki esasları
tasdik edip inandıktan, hepsini
beğendikten sonra, işlediği
günahlardan mesul olduğunu bilmesi
kâfidir. Eceli gelmeden kimse ölmez.
Trafik kazasında veya vurularak ölen
de; eceli gelerek, kaderi ile
ölmüştür. Yani öldürülen veya kazada
ölenin ömrü ortadan kesilmiş olmaz.
O anda eceli gelmiştir, yani ömrü
biterek ölmüştür. Her insanın bir
tek eceli vardır. Mutezile, (İnsan
kendi kaderini kendi çizer.
İnsanların işlerine Allah karışmaz)
der. Bu, çok yanlıştır. Kur'an-ı
kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah her şeyin yaratıcısıdır.)
[Zümer 62]
(Hayrı, şerri, imanı, küfrü de
yaratan Allah’tır.) [Beydavi]
(Sizi de, yaptığınız işleri de
yaratan Allah’tır.) [Saffat 96]
(Allah, onların işlediklerini ve
işleyeceklerini bilir.) [Bekara
255]
(Allah her şeyi bilir.) [Hucurat
16]
(Yaratan, sinelerde olanları da
bilir. Yaratan hiç bilmez mi?)
[Mülk 13,14]
Allahü teâlâ ezeli ilmi ile,
kullarının yapacakları işleri bilir.
Eğer Allah, yarattıklarının ne
yapacağını bilmezse, bilmeyenden
ilah olamaz. İlahın her şeyi
bilmesi, her şeye gücü yetmesi
gerekir. Bilmeyen, gücü yetmeyen,
muhtaç olan, ölebilen ilah olamaz.
Allahü teâlâ herkesin ne yapacağını
bilir. Cebriyye fırkası da, (Allah
her işi zorla yaptırır. İnsan
kaderine mahkumdur. Hiç kimse,
işlediği günahtan mesul değildir)
der. Bu da çok yanlıştır. Herkes
yaptığından mesuldür. İyilik eden
mükafatını, kötülük eden cezasını
görür. Zerre kadar hayır ve şer
işleyen, karşılığını alır. (Tekvir
14, Zilzal 7,8)
İyi kimse, iyilik yapmak isterse,
Allahü teâlâ, irade edip yaratır.
Böyle kimseden hep iyilik meydana
gelir. Kötü kimse, kötülük yapmak
isteyince, Allahü teâlâ da irade
eder ve yaratır. Böyle kimse, iyilik
yapmak istemediği için bundan hep
kötülük hasıl olur. İnsan irade-i
cüziyyesini kullanarak iyilik
yaratılmasını isterse sevap, kötülük
yaratılmasını isterse günah kazanır.
İnsan günah işlerse cezasını, sevap
işlerse mükafatını görür. İnsan
yaptığı işleri kendi yaratmıyor.
İrade-i cüziyye ile yapılan işlerin
yaratıcısı yani hayrın ve şerrin
yaratıcısı Allahü teâlâdır. Hayrın
ve şerrin Allah’tan olduğunu inkâr
etmek, “İntihar eden takdir-i
ilahiyi değiştirir” demek küfürdür.
Allahü teâlâ, onun intihar edeceğini
elbet bilir. (Yaratan hiç bilmez
mi?) buyuruyor. Allah’ın verdiği
ömrü kimse değiştiremez. Allahü
teâlâ buyurdu ki:
(Allah’ın tayin ettiği vade
gelince, artık o ertelenmez.)
[Nuh 3,4]
(Ölümü Allah’ın iznine bağlı
olmayan hiç kimse yoktur.) [Al-i
İmran 145]
(Sizi yaratan, sonra ölüm zamanını
takdir eden ancak Odur.) [Enam
2]
(Her ümmetin bir eceli vardır,
gelince ne bir an geri kalır, ne de
bir an ileri gider.) [Araf 34]
Günah işleyen kâfir olmaz
Sual: Mehdi olduğunu söyleyen
biri, «İntihar etmek küfürdür.
Nisa suresinin 29. âyetinde yazıyor.
Kâfir olduğu için cenaze namazı da
kılınmaz» diyor. İntihar eden
dini inkâr etmiyor ki, niye küfür
olsun? Sadece haram işliyor. Amel
imandan parça değil ki. Bu mutezile
itikadı değil mi?
CEVAP
Evet, Mutezile inancı böyledir.
Bu bâtıl inanç, sinsice Müslümanlar
arasında yayılmaya çalışılmaktadır.
Amel imandan parça değildir. Yani
günah işleyen kâfir olmaz. Günah
işleyen kâfir olsaydı, yeryüzünde
müslüman kalmazdı. İntihar edene
kâfir denmez. Din kitapları diyor
ki:
Şuuru yerinde iken intihar etmek,
başkasını öldürmekten daha büyük
günahtır. (Berika)
İntihar eden kâfir olmadığı için
cenaze namazı kılınır. (Dürer ve
Gurer)
Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(İntihar etmiş olsa da, her
müslüman ölünün cenaze namazını
kıl!) [Deylemi]
Şimdi bildirilen âyete bakalım:
(Ey iman edenler, aranızda
karşılıklı rızaya dayanan ticaret
hâli müstesna, mallarınızı, bâtıl
[haksız ve haram] yolla
yemeyin ve nefslerinizi öldürmeyin.
Elbette Allah size merhamet eder.
Düşmanlıkla, zulüm ve tecavüz ile bu
yasakları işleyeni ateşe koyarız; bu
ise Allah’a çok kolaydır.) [Nisa
29-30]
Burada faiz, kumar gibi bâtıl
yollarla kazanç sağlayanların da
Cehenneme atılacağı bildiriliyor.
Haram yoldan para kazanmak küfür
değil haramdır. Haram işleyenler
elbette cezalandırılır.
(Nefslerinizi öldürmeyin) âyeti
için, tefsirlerde, (Birbirinizin
canına kıymayın) demek olduğu
bildiriliyor. Başkasının canına
kıymak da haramdır, küfür değildir.
Sadece, müslümanı, müslüman olduğu
için öldürmek küfürdür. Bu ise
farklı şeydir. Müslümanı, müslüman
olduğu için öldürmek ise İslam’a
düşmanlık olduğundan dolayı
küfürdür.
İntihar ederken tevbe
Sual: Bir Müslüman Boğaz
köprüsünden intihar etmek için
kendini denize atarken pişman olup
gerçekten tevbe etse, intihar
günahından kurtulmuş olur mu? Yahut
zehir veya zehirli hap içse, sonra
pişman olsa, ama hemen ölse, intihar
günahından kurtulmuş olur mu?
CEVAP
Yeis halindeki tevbenin kabulü
hususunda ihtilaf edilmiş ise de,
muhtar kavle göre Müslümanın tevbe
etmesi sahih olur, fakat, kâfirin
imana gelmesi sahih olmaz. (Dürr-ül
muhtar)
Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allah tevbeleri kabul eden ve
merhameti bol olandır.) [Bekara
37]
Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Ölmeden az bir süre önce, tevbe
edenin tevbesi kabul olur.)
|
|
|
|