Kur'an-ı Kerim - Mucizelerin En Büyüğü
Sual: Muhammed aleyhisselam
efendimizin mucizelerinin en büyüğü
nedir?
CEVAP
Kur’an-ı kerimdir. Bugüne kadar
gelen bütün şairler, edebiyatçılar,
Kur’an-ı kerimin nazmında ve
manasında aciz ve hayran
kalmışlardır. Bir âyetin benzerini
söyleyememişlerdir. İ’cazı ve
belagati insan sözüne benzemiyor.
Yani, bir kelimesi çıkarılsa veya
bir kelime eklense, lafzındaki ve
manasındaki güzellik bozuluyor. Bir
kelimesinin yerine koymak için,
başka kelime arayanlar
bulamamışlardır. Nazmı Arap
şairlerinin şiirlerine benzemiyor.
Geçmişte olmuş ve gelecekte olacak
nice gizli şeyleri haber
vermektedir. İşitenler ve okuyanlar,
tadına doyamıyorlar. Yorulsalar da,
usanmıyorlar. Okuması veya
dinlemesi, sıkıntıları giderdiği
sayısız tecrübelerle anlaşılmıştır.
İşitenlerden kalblerine dehşet ve
korku çökenler, bu sebepten ölenler
bile görülmüştür. Nice azılı İslam
düşmanları, Kur’an-ı kerimi
dinlemekle, kalbleri yumuşamış,
imana gelmişlerdir. İslam
düşmanlarından ve muattala, melahide
ve karamita denilen müslüman ismini
taşıyan zındıklardan Kur’an-ı kerimi
değiştirmeye, bozmaya ve benzerini
söylemeye çalışanlar olmuş ise de
hiçbiri, arzularına kavuşamamıştır.
Bütün ilimler ve tecrübe ile
bulunamayacak güzel şeyler ve iyi
ahlak ve insanlara üstünlük sağlayan
meziyetler ve dünya ve ahiret
saadetine kavuşturacak iyilikler ve
varlıkların başlangıcı ve sonu
hakkında bilgiler ve insanlara
faydalı ve zararlı olan şeylerin
hepsi Kur’an-ı kerimde açıkça veya
kapalı olarak bildirilmiştir. Kapalı
olanlarını, erbabı
anlayabilmektedir.
Semavi kitapların hepsinde,
Tevrat’ta, Zebur’da ve İncil’de
bulunan ilimlerin ve esrarın hepsi
Kur’an-ı kerimde bildirilmiştir.
Kur’an-ı kerimde mevcut ilimlerin
hepsini ancak Allahü teâlâ bilir.
Çoğunu sevgili Peygamberine
bildirmiştir.
Kur’an-ı kerimi okumak çok büyük bir
nimettir. Allahü teâlâ, bu nimeti
Habibinin ümmetine ihsan etmiştir.
Melekler bu nimetten mahrumdurlar.
Bunun için, Kur’an-ı kerim okunan
yere toplanıp dinlerler. Bütün
tefsirler, Kur’an-ı kerimdeki
ilimlerden çok azını
bildirmektedirler. Kıyamet günü,
Peygamber efendimiz minbere çıkıp
Kur’an-ı kerim okuyunca, dinleyenler
bütün ilimlerini anlayacaklardır.
Mucize olarak onlara Kur’an
yetmez mi?
Kur’an-ı kerim misli olmayan
büyük bir mucizedir. Aşağıda beyan
edeceğimiz gibi, içinde en derin
ilmi ve fenni bilgiler, bütün
dünyada bugüne kadar yapılmış medeni
kanunlara numune teşkil edecek ilmi
ve hukuki esaslar, eski tarihe ait
birçok bilinmeyen malumat, insanlara
verilebilecek en büyük ahlak
esasları, nasihatler, dünya ve
ahiret hakkında en mantıki izahat
esasları ve bunlara benzer, o zamana
kadar hiçbir kimsenin bilmediği,
bilemediği, tasavvur bile edemediği
hususlar vardır. Bunlar, kimsenin
söyleyemeyeceği yüksek bir ifade ile
beyan edilmiştir.
Peygamber efendimiz ümmi idi. Yani
kimseden bir şey okumamış,
öğrenmemiş, hiç bir şey yazmamıştı.
Âyet-i kerimede mealen buyuruluyor
ki:
([Ey Muhammed “aleyhisselam”!
Bu Kur’an-ı kerim sana indirilmeden
önce] Sen daha önce bir kitaptan
okumuş ve elinle de onu yazmış
değildin. Eğer öyle olsaydı bâtıla
uyanlar şüpheye düşerlerdi.) [Ankebut
48]
[Müşrikler, Kur’an-ı kerimi,
başkasından öğrenmiş veya önceki
semavi kitaplardan almış derlerdi.
Yahudiler de, Onun vasfı Tevrat’ta
ümmi olarak bildirilmiştir, bu ise
ümmi değil diye şüpheye düşerlerdi.]
Kur’an-ı kerim, Allahü teâlâ
tarafından vahiy edilen muazzam bir
eserdir. Şimdi bunu tetkik edelim:
Bir yeni peygamber zuhur edince,
onun etrafında toplanan halk, ondan
mucizeler bekler. Gerek Musa
aleyhisselam, gerek İsa aleyhisselam
peygamberliklerini ispat etmek için
mucizeler göstermek zorunda
kaldılar. Hakikatte bu mucizeler,
ancak Allahü teâlânın emir ve
müsaadesi ve yaratması ile meydana
geldi. Bizim gibi insan olan
Peygamberler, kendiliklerinden
mucize yapamazlar. Mucize, ancak
Allahü teâlâ tarafından yaratılır.
Peygamberler ancak, Allahü teâlânın
yarattığı mucizeleri insanlara
gösterirler.
Allahü teâlâ, Peygamber efendimize
en büyük mucize olarak (Kur’an-ı
kerimi) vahiy etmiştir. Kur’an-ı
kerim, mucize olduğu muhakkak olan
en büyük kitaptır. Halbuki insanlar,
Muhammed aleyhisselamdan, semadan
bir kitap indirilmesini veya bir
dağı altuna çevirmesini
istiyorlardı. Âyet-i kerimelerde
mealen buyuruluyor ki:
(“Ona Rabbinden (başkaca)
mucizeler indirilmeli değil miydi?”
derler. [Ey habibim] Sen
onlara de ki, mucizeler Rabbimin
katındadır. [Allahü teâlânın
kudreti ve iradesi ile olur. Ne
zaman ve nasıl isterse öyle yaratır.
Bunları yapmak benim elimde
değildir.] Doğrusu ben ancak Onun
azabını size tebliğ edici, haber
vericiyim. Kur’an gibi bir kitabı
sana indirmiş olmamız, onlara
[mucize olarak] yetmez mi?
Elbette inanan kavim için, onda
rahmet ve ibret vardır.) [Ankebut
50,51]
O halde, Muhammed aleyhisselamın en
büyük mucizesi, Kur’an-ı kerimdir.
(Bu Allah kitabı değildir, onu
Muhammed yazmıştır) diyebileceklere
karşı da, Allahü teâlâ, yukarıda
meal-i şerifini bildirdiğimiz,
Ankebut suresinin kırksekizinci
âyetinde cevap vermiştir. Böyle
şüphelere mahal bırakmamıştır.
Allahü teâlâ, Muhammed
aleyhisselamın ümmi, yani okuma
yazma öğrenmemiş olduğunu bildirmiş
ve bu sebepten Kur’an-ı kerimin
ancak Allahü teâlâ tarafından vahiy
edilebileceğinin anlaşılmasını
dilemiştir.
Allahü teâlâ, Nisa suresinin 82.
âyetinde mealen, (Hâlâ Kur’an
üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler
mi? Eğer Allah’tan başkasından
gelmiş olsaydı, onda birçok
tutarsızlık bulurlardı)
buyurulmuştur. Allah kelamı
olmadığını öğrendiğimiz bugünkü (Kitab-ı
mukaddes)de, Tevrat ve İncillerde
pek çok ihtilaflar vardır. Bu da,
bunların asılları bozularak
sonradan, insan eliyle yazılmış
olduklarını ispat etmektedir.
Şimdi, Kur’an-ı kerimin büyük bir
mucize olduğunu beraber görelim.
Bir kitabın mucize olması için, onun
çok belagatli bir lisanla yazılmış
olması, kimsenin o zamana kadar
bilmediği, duymadığı hakikatleri,
hikmetleri ortaya koyması ve eserin
hiçbir kimsenin yapamayacağı bir
tarzda tertip edilmiş bulunması
lazımdır.
Kur’an-ı kerimin lisanının belagati
hakkında çok misal verilmiştir. Bu
husus, esasen bütün dünya tarafından
kabul edilmiştir. Kur’an-ı kerimin
belagatini inkâr eden tek insan
yoktur.
Kur’an-ı kerimde, o zamana kadar hiç
bilinmeyen hususlar zikredilmiş
midir? Bunu tetkik edelim:
Bugün dünyamızın nasıl meydana
geldiği hakkında büyük
ansiklopedilerde ve fen adamlarının
kitaplarında şu malumat vardır:
(Milyarlarca sene evvel, bütün
kâinat [Evren] bir tek parçadan
ibaret idi. Bu tek parçanın
ortasında birdenbire büyük bir
infilak oldu ve bu tek parça birçok
parçalara ayrıldı. Parçaların her
biri başka bir cihete doğru
gidiyordu. Nihayet, bu parçaların
bazıları birbirleriyle birleşerek
muhtelif seyyareler [gezegenler] ve
ayrı ayrı galeksiler [saman
yolları], güneşler ve peykler
[aylar] meydana getirdiler. Artık
Fezada [uzayda] bu ilk patlamaya
karşı bir mukavemet kalmadığından,
bu seyyareler ve uydular ve bunların
içinde bulundukları galeksiler
fezada kendi mahreklerinde
[yörüngelerinde] devr etmeye
[dönmeye] ve yüzmeye devam ettiler.
Dünya, içinde güneşin de bulunduğu
bir galeksidir. Kâinatta
sayılamayacak kadar çok galeksiler
vardır. Kâinat, gittikçe genişleyen
bir manzume [sistem]dir. Galeksiler
yavaş yavaş dünyadan
uzaklaşmaktadır. Çünkü, Kâinat,
genişlemektedir. Bir kere, süratleri
ziyanın süratine varırsa, artık
öteki galeksileri görmemize imkan
kalmayacaktır. Şimdiden, daha
kuvvetli teleskoplar yapmaya
mecburuz. Zira, bir müddet sonra,
onları göremiyeceğimizden
korkmaktayız) diyorlar.
Kendileri ile görüştüğümüz fen
adamlarına, (Bu neticeye ne zaman
vasıl oldunuz?) dediğimiz zaman,
(Şöyle böyle 50-60 seneden beri,
bütün dünya fen adamları bu
kanaatlerde birleşmiştir)
demektedirler. 50-60 sene, dünya
hayatında çok kısa bir fasıladır.
Şimdi hemen bu hususta âyet-i
kerimelerde ne buyurulduğuna
bakalım:
(İnkâr edenler, gökler ve Erd
küresi birbirlerine yapışık iken
onları ayırdığımızı bilmezler mi?)
[Enbiya 30]
(İnkâr edenlere bir delil de,
gecedir. Biz, ondan gündüzü sıyırıp
çekeriz de onlar karanlıklara
gömülürler. Güneş, kendisi için
belirlenen yerde akar (döner.)
[Yasin 37,38]
Demek oluyor ki, Allahü teâlâ, fen
adamlarının ancak 50-60 sene evvel
meydana çıkarabildikleri dünyanın
yaratılışını bundan tam 1400 sene
evvel insanlara bildirmiştir.
Şimdi yine fen adamlarına dönelim:
Biyologlar: (Bugün hayatın nasıl
meydana geldiğini şöyle açıklıyoruz:
Dünyanın ilk havasında amonyak,
oksijen ve karbonik asit vardı.
Yıldırımların tesirleri ile
bunlardan amino-asitler meydana
geldi. Milyarlarca sene evvel, ilk
defa su içinde protoplazma husule
geldi. Bunlardan ilk amibler meydana
çıktı. Hayat suda başladı. Sudan
karaya çıkan canlılar, havadan
amino-asitleri alarak proteinli
bünyeler meydana getirdiler.
Görüldüğü gibi, bütün canlılar sudan
gelmektedir ve ilk canlılar suda
teşekkül etmiştir) diyorlar.
Şimdi, âyet-i kerimelerde ne
buyurulduğuna bakalım:
(İnkâr edenler, bütün canlıları
sudan yarattığımızı bilmezler mi?)
[Enbiya 30]
(İnsanı sudan [meniden]
yaratarak erkek ve kadın akrabalar
yapan Allah’tır.) [Furkan 54]
(Yerin yetiştirdiklerinden,
insanların kendilerinden ve henüz
mahiyetini bilmedikleri şeylerden
bütün çiftleri yaratan Allahü teâlâ
her türlü ayb ve noksandan
münezzehdir.) [Yasin 36]
Burada, nebatatı ve hayvanatı tetkik
edenlere ve bunların yanında
(Bilmedikleri şeyler) buyurarak,
insanların ancak zamanla ve yavaş
yavaş bulabildikleri, atom enerjisi
gibi, yeni kaynakları inceleyen ilim
adamlarına imalar, işaretler vardır.
Nitekim âyet-i kerimede mealen
buyuruluyor ki:
(Gökleri ve yerleri yaratması,
renklerinizin ve lisanlarınızın ayrı
olması, Onun varlığının âyetlerinden
[işaretlerinden]dir. Doğrusu
burada âlimler [anlayış
sahipleri] için ibret vardır.)
[Rum 22]
Demek oluyor ki, (lisan ve renk
farklarında) henüz bizim bugün daha
bilemediğimiz bazı incelikler
vardır. Bunlar zamanla meydana
çıkacaktır.
Şimdi, dünyanın sonu hakkındaki
malumatımızı tetkik edelim. Fen
adamları, (Dünyanın muhakkak sonu
gelecektir. Nitekim, kâinatta bazen
bir seyyare parçalanıp ortadan
kaybolmaktadır. Bizim tetkiklerimize
göre, dünyamız, önceden kat’i olarak
hesap edemediğimiz bir zaman sonra,
muvazenesini kaybederek param parça
olacaktır) demektedirler. Halbuki
bunu Kur’an-ı kerim bize 1400 sene
evvel bildirmiştir. Âyet-i
kerimelerde mealen buyuruluyor ki:
(Yer dehşetle sarsıldıkça
sarsıldığı, yeryüzü ağırlıklarını
dışarıya çıkardığı zaman.) [Zilzal
1,2]
(Size, [varlığına ve birliğine
delalet eden] âyetlerini,
mucizelerini gösteren, size gökten
rızk indiren Odur. Bu âyetlerden,
işaretlerden Allah’a inananlardan
başkası ibret almaz.) [Mümin 13]
Buradaki (gökten rızk indiren)
tâbiri, çok kereler Musa
aleyhisselam ve kavmi, çölde yolunu
kaybettiği zaman, gökten inen
(Kudret helvası) denilen ve bugün de
susuz yerlerde peyda olan Manna adlı
şekerli maddeyi işaret olabilir
denilmiştir. Halbuki bu açıklama
yanlıştır. Tefsir kitaplarında,
âyet-i kerimedeki (Size gökten
rızk indiren) mealindeki kısım,
(Size gökten rızkınızın sebebi
yağmur ve gayrilerini [kar,
rutubet] indiren Allahü teâlâdır)
şeklinde tefsir buyurulmuştur. Çünkü
Allahü teâlâ, bizim rızkımızı
hakikaten semadan indirmektedir.
Bunu biraz izah edelim. Bugün, en
büyük fen adamları, dünyada
albüminlerin, proteinlerin nasıl
meydana geldiğini şöyle izah
etmektedir: (Yağmurlu günlerde
yıldırım ve şimşeklerin tesirleri
ile havadaki oksijen ve azot
birleşerek renksiz azot monoksit
gazını meydana getirmekte, bu gaz
tekrar oksijenle birleşerek, turuncu
renkli azot dioksid, diğer taraftan
yine yıldırım ve şimşeklerin tesiri
ile havadaki rutubet ve azottan,
amonyak meydana gelmektedir. Azot
dioksid ise, rutubetin tesiriyle
nitrik aside dönüşmekte, bu sefer
nitrik asit ile amonyak, yine havada
bulunan karbonik asitle birleşerek
amonyum nitrat ve amonyum karbonat
hasıl olmakta, meydana gelen bu
tuzlar, yağmurla yer yüzüne
inmektedir. Yer yüzünde bu tuzlar
toprakta bulunan kalsiyum tuzları
ile birleşerek kalsiyum nitratı
meydana getirmekte, bu tuz da
nebatat [bitkiler] tarafından mass
edilerek [emilerek] onların
yetişmesine sebep olmaktadır. Bu
nebatatı yiyen insanlarda ve
hayvanlarda, o maddeler muhtelif
proteinlere, [ki bunların arasında
albüminler de vardır] tehavvül
etmekte ve bu hayvanların etlerini,
sütlerini, yumurtalarını yiyen
insanları beslemektedir.)
O halde, insanların rızkı, Kur’an-ı
kerimde bildirilmiş olduğu gibi,
semadan gelmektedir.
Şimdi bir de Musa aleyhisselam
zamanında tanrılık iddiasında
bulunan Firavun’un, (ibret için) ne
olduğuna bakalım:
“(Ey Firavun!) Senden sonra
geleceklere ibret olman için, bugün
senin bedenini (cansız olarak)
kurtaracağız. İşte insanlardan bir
çoğu, hakikaten âyetlerimizden
gafildirler.” [Yunus 92]
Firavun, eski Mısır hükümdarlarına
verilen isimdir. Mısır’a hakim olan
26 firavun sülalesi vardı. Her
sülalede çeşitli firavunlar
asırlarca hükümdarlık etti. Musa
aleyhisselam zamanındaki firavun,
tanrılık iddiasında bulundu.
Kendisine secde etmeyenlere ve Musa
aleyhisselama inananlara işkence ve
zulümler yaptı. Bu firavun dört yüz
sene yaşamış, bir defa baş ağrısı
görmemişti. Eğer bir defa başı
ağrısaydı, bu saygısızlık hatırına
gelmezdi.
Musa aleyhisselam, Mısır’a gelip
Firavunu dine davet etti. Firavun
kabul etmedi. Yanındaki veziri
Hâmân’a sordu. O da; “Musa, büyük
sihirbazdır. Bizi aldatıp,
memleketimizi elimizden almak
istiyor.” dedi. Böylece Firavunun
imana gelmesine mani oldu ve iman
eden hanımı Âsiye’nin de şehid
olmasına sebep oldu.
Musa aleyhisselamın mucizelerine
Firavun inanmadı, kâfirlerin suları
kan oldu, kurbağa yağdı, cilt
hastalıkları oldu. Üç günlük
karanlık devam etti. Firavun bu
mucizeleri görünce korktu. Musa
aleyhisselam ile inananların
Mısır’dan gitmesine izin verdi.
Sonra Firavun bu iznine pişman oldu.
Askerlerle arkasına düştü.
Kızıldeniz’in Süveyş kısmında
askerleri ile birlikte boğuldu.
Firavunun, Musa aleyhisselama ve ona
inanan kimselere karşı yaptığı işler
hakkında Bekara, Kasas, Tâhâ, Şuarâ,
Tahrim, Gâfir (Mü’min), A’râf,
Yunus, Zuhruf, Duhan, İsrâ, Sâffât,
Ankebut surelerinde bilgi
verilmektedir. Yunus suresi 92.
âyet-i kerimesinde mealen; “(Ey
Firavun!) Senden sonra geleceklere
ibret olman için, bugün senin
bedenini (cansız olarak)
kurtaracağız. İşte insanlardan bir
çoğu, hakikaten âyetlerimizden
gafildirler” buyurulmaktadır.
Üç bin seneden fazla bir zaman önce
ölen bu Firavunun cesedi,
mumyalanmış olarak değil, ibret-i
âlem için mumyasız olarak
korunmuştur, tam bir ibret vesikası
olarak vücudu hiç bozulmamış, etleri
çürümemiş ve tüyleri dahi dökülmemiş
şekilde ve secde eder vaziyette
bulunmuştur. Firavunun bozulmamış bu
cesedi şimdi Londra’daki British
Museum’da teşhir edilmektedir.
Son olarak, Kur’an-ı kerimin
Muhammed aleyhisselamın en büyük
mucizesi olduğuna dair, herkesin
bildiği bir olayı, bir hakikati
burada tekrar hatırlatalım:
Müslümanlığı tercih edenlerin
arasında denizaltı araştırmaları ile
bütün dünyanın yakından tanıdığı,
dünyanın en meşhur denizaltı
kâşiflerinden Fransız ilim adamı
Kaptan Kusto yer alıyor.
Televizyonda yayınlanan Yaşayan
Deniz programı ile okyanusların
sırlarını bir bir gözler önüne
getiren Kaptan Kusto, İslam dinini
tercih etmesine asıl sebep olan
vak’anın, Atlas Okyanusu ile Akdeniz
sularının birbirine karışmadığını
tespit ettikten sonra, bunun 1400
sene önce dünyaya indirilen Kur’an-ı
kerimde beyan buyurulduğunu görmesi
olduğunu bildirdi.
Kaptan Kusto, İslam dinini
tercih etmesine sebep olan hadiseyi
şöyle anlattı:
(1962 senesinde Alman ilim adamları,
Aden körfezi ile Kızıldeniz’in
birleştiği Mendeb boğazında,
Kızıldeniz’in suyu ile Hind
Okyanusunun suyunun birbirine
karışmadığını bildirmişlerdi. Biz
de, Atlas Okyanusu ile Akdeniz’in
sularının birbirine karışıp,
karışmadığını tetkik etmeye
başladık. Evvela, Akdeniz’in kendine
has sıcaklığı, tuzluluğu ve kesâfeti
ile ihtiva ettiği canlıları tespit
ettik. Aynı tetkikatı Atlas
Okyanusunda tekrarladık. İki su
kütlesi binlerce seneden beri
Cebelitarık boğazında birleşiyordu.
Bu vaziyette, iki su kütlesinin
karışması ile tuzluluk, kesâfet gibi
unsurların birbirlerine müsavi, hiç
olmazsa yakın olması icap ediyordu.
Halbuki, her iki denizin en yakın
kısımlarında bile deniz suyu kendi
hassasını koruyordu. Yani, iki
denizin birleşme noktasında bir su
perdesi iki deniz suyunun birbirine
karışmasına mani oluyordu. Bu hâli
anlattığım [İslamiyet'i seçerek
müslüman olan] Profesör Maurice
Bucaille, bunda şaşılacak bir şey
olmadığını, İslam’ın kudsi kitabı
Kur’an-ı kerimin bunu açık bir
şekilde yazdığını söyledi. Hakikaten
bu hâl Kur’an-ı kerimde
açıklanıyordu. Bunu öğrenince Kur’an-ı
kerimin (Allahü teâlânın kelamı)
olduğuna inandım. Hak din olan
İslamiyet’i seçtim.)
Birbirine karışmayan iki denizin
bulunduğu hususunda birkaç âyet-i
kerime vardır:
(Birinin suyu tatlı ve susuzluğu
giderici, diğerinin ki tuzlu ve acı
iki denizin arasına bir engel,
aşılamaz bir serhat koyan Odur.)
[Furkan 53]
(İki deniz, birbirine bitişik iken,
[Rabbinizin koyduğu engel ile]
birbirine karışmaz.) [Rahman 19,
20]
(....iki deniz arasına perde
koyan...) [Neml 61]
(İki denizden biri tatlıdır,
harareti keser, içimi kolaydır.
Diğeri de tuzludur, boğazı yakar.)
[Fatır 12]
Yukarıdaki bilgileri, (Kur’an-ı
kerimde bildirilen şeyler, fen
bilgilerine uymuyor, Muhammed
“aleyhisselam” arkadaşlarıyla kendi
yazdı) diyenlere cevap olarak
yazıyoruz.
İslam âlimleri, tefsir ilminin
mütehassısları, âyet-i kerimeleri,
zamanlarındaki fen bilgilerine göre
tefsir etmişlerdir. Biz burada,
Kur’an-ı kerimin her asırdaki fen
bilgilerine uygun olduğu gibi, en
yeni keşiflere de muvafık olduğunu
göstermek istiyoruz. Her âyet-i
kerimenin birçok, hatta sonsuz
manası vardır. Çünkü, Allahü
teâlânın bütün sıfatları gibi, kelam
sıfatı da sonsuzdur. Bu manaların
hepsini, ancak Kur’an-ı kerimin
sahibi, yani Allahü teâlâ bilir.
Bunların çoğunu sevgili Peygamberine
bildirmiştir. Bu mübarek Peygamberi
de, münasip gördüklerini Eshabına
haber vermiştir. Yukarıda verdiğimiz
malumat, o manalar deryasından
birkaç damla olabilir kanaatindeyiz.
Şimdi biz, bütün bu fen adamlarına,
(Acaba bu hakikatleri bundan tam
1400 sene evvel, okuma yazma
öğrenmemiş olan bir zat düşünebilir
miydi?) diye soracak olsak, onlar:
(Böyle şey olur mu? Bugün, bu
hakikatlere varmak için, insanlar
sayısız kitaplar okumuşlar, sayısız
tecrübeler yapmışlar ve ancak
asırlardan sonra, bu hakikatlere
varmışlardır. Bu tecrübeleri
yapabilmek için, uzun seneler
okumak, muazzam laboratuvarlar
kurmak, birçok hassas aletleri
hazırlamak ve kullanmak icap eder)
diyeceklerdir.
O halde, okuma yazma öğrenmemiş olan
ve tamamen cahil bir muhitte yetişen
bir zatın, böyle muazzam ilmi
hakikatleri kendiliğinden bulup
ortaya koyması düşünülebilir mi?
Elbette ki düşünülemez. O halde,
Kur’an-ı kerimin Muhammed
aleyhisselam tarafından yazıldığı
iddiasını yapmak hiçbir bakımdan
doğru değildir. Bugün, birçok
gayretlerden sonra, elde edilen
hakikatleri bize 1400 sene evvel
bildiren bir kitab, ancak Allahü
teâlânın Kitabı olabilir. Böyle
muazzam bir kudret, insanlarda
olamaz. Ancak Allahü teâlâda
vardır. Yukarıdaki hususları dikkat
ile okuyan herkes, buna inanacaktır.
Buna inanmamak taassup, inatçılık ve
cahillik olur. Muhammed aleyhisselam
Kur’an-ı kerim surelerini neşr
ederken, ancak Allahü teâlânın
kendisine vahiy ettiği sözleri nakil
ediyor, bunları O da, diğer
insanlarla birlikte öğreniyordu.
Resulullah efendimiz hakkında, bütün
dünyanın ancak hürmet duyduğunu ve
mutaassıp birkaç papazdan başka hiç
kimsenin aleyhinde hiçbir söz
söylemediğini bir kere daha tekrar
edelim. Aşağıda Almanya’da Stuttgart
şehrinde 1888 [h.1305] senesinde,
neşr edilmiş olan Kürschner
ansiklopedisinin (Muhammed ve İslam
dini) hakkındaki yazısını beraber
okuyalım. Bu yazıyı bir
ansiklopediden almamız, bu gibi
kitapların, tamamen her hususu
yanlış yazamayacaklarına göre, bazı
hususları doğru yazmak
mecburiyetinde kalmaları sebebi
iledir. Bizi burada asıl alakadar
eden kısım, Peygamber efendimizin
ahlakı ve meziyetleri hakkında
kullanılan sözlerdir. Daha bundan
yüz sene evvel, İslam dini hakkında
hıristiyan ilim adamlarının neler
düşündüğünü de bildirdiği için, bu
parçayı tamamen tercüme ederek
sizlere sunuyoruz:
(Muhammed “aleyhisselam”ın künyesi,
Ebülkasım bin Abdullahdır. İslam
dininin müessisidir. 20 Nisan 571
tarihinde Mekke’de doğmuştur. Küçük
yaşından beri ticaret ile meşgul
olmuş, çok seyahatler yapmış, halk
ile temas etmiş, her şeyi öğrenmeye
heveslenmiştir. Daha genç yaşında,
zengin bir tüccardan dul kalmış olan
ve işlerini takip için kendisini
yanına almış bulunan, Hatice ile
evlenmiştir.
610 senesinde, kendisinin Peygamber
olduğuna ve Allah tarafından
kendisine vahy geldiğine inanmış ve
tek Allah mefhumunu, birçok
putlara tapan Araplara tebliğ için,
büyük bir gayret ile faaliyete
geçmiştir. Muhammed “aleyhisselam”,
Allah tarafından bu vazifenin
kendisine verildiğine bütün kalbi
ile inanıyordu. Mekke halkının büyük
kısmı kendisinin aleyhinde olduğu,
fikirlerini şiddet ile red ettiği,
hatta kendisini öldürmek istedikleri
halde, mücadelesini, faaliyetini
durdurmadı. Nihayet, kendisine karşı
çıkanların fazla tazyiki üzerine,
622 senesinde Mekke’den ayrılarak
Yesrib [Medine] şehrine gitti.
Müslümanlar bu harekete (Hicret)
adını verirler ve takvimlerini bu
tarihe göre başlatırlar.
Muhammed “aleyhisselam”, Medine’de
birçok taraftar buldu. Bir
putperestlik dini olan eski Arap
dinini tamamen ıslah, onlara
Allah’ın bir olduğunu ispat etmek
istiyordu. Muhammed “aleyhisselam”ın
bildirdiğine göre, hak din olan
İbrahim “aleyhisselam”ın dininde
bildirdiği esaslar ile, Musa ve
İsa’nın “aleyhimesselam”
bildirdikleri dinlerin esasları
birdi. Fakat sonradan bu dinlerin
içerisine bozuk itikadlar, inanışlar
karıştırılarak tahrif edilmiş,
yahudilik ve hıristiyanlık şeklini
almıştı. Muhammed “aleyhisselam”,
bütün bu dinlerin birbirinin
temadisi, devamı olduğunu ve en
temizlenmiş şeklinin ise, ancak
İslamiyet olduğunu herkese
anlatıyordu.
(İslam) demek, (kendini tamamen
teslim etmek) demektir. İslam
dininin kitabı, Kur’an-ı kerimdir.
Diğer dinlerin kitaplarında yalnız
manevi hususlardan bahis olunurken,
Kur’an-ı kerimde aynı zamanda,
içtimai, iktisadi ve hukuki hükümler
de mevcuttur. İnsanlara dünyada
neler yapmaları lazım geldiği
hakkında, hatta medeni kanun
şeklinde olan hükümler çoktur. Aynı
zamanda, nasıl ibadet edileceği,
nasıl oruç tutulacağı, vücudun nasıl
yıkanacağı hakkında emirler
bulunduğu gibi, diğer insanlara ve
başka dinden olanlara karşı nasıl
hüsn-i muamele edileceği hakkında da
malumat vardır. Kur’an-ı kerim,
müslüman olmayan zalim hükümetlere
karşı mücadeleyi emreder. Bütün
esası tek Allah’a ibadet etmektir.
Dini resimleri, heykelleri men eder.
Şarabı ve domuz etini yasaklar. Musa
ve İsa’yı da “aleyhimesselam”,
Peygamber olarak kabul eder. Fakat,
bunların derecelerinin son Peygamber
olan Muhammed “aleyhisselam”dan daha
aşağı olduğunu bildirmiştir.
İslam dinini kabul edenler ve Onun
emirlerine uygun olarak yaşayanların
ahirette, içinde dünya zevkleri,
nehirler, meyveler, ipekli sedirler
bulunan Cennete gideceklerini ve
orada kendilerine genç ve güzel
huriler verileceğini müjdeler.
Muhammed “aleyhisselam”, gayet güzel
huylu, güler yüzlü, kibar tavırlı ve
çok dürüst bir zat idi. Daima hiddet
ve şiddetten kaçmış, hiçbir zaman
zulüm yapmamıştır. Müslümanların
daima iyi huylu, güler yüzlü
olmasını istemiş, Cennete iyi huy ve
sabır ile gidileceğini bildirmiştir.
Doğru sözlülüğü, merhameti,
fakirlere yardımı,
misafirperverliği, şefkati, daima
Müslümanlığın esas temelleri
olduğunu beyan etmişti. Daima kanaat
ile yaşamış, debdebe ve gösterişten
kaçınmıştır. Müslümanlar arasında
hiçbir sınıf farkı tanımamış, en
fakir bir müslümanın bile hatırını
saymıştır. Büyük bir zaruret
olmayınca, zora başvurmamış, bütün
meseleleri tatlılık ile, anlaşma
ile, nasihat ve izah ile hal etmeye
uğraşmış ve çok kereler bunda
muvaffak olmuştur. 630 tarihinde
tekrar Mekke’ye dönerek, bu şehri
kolayca feth etmiş ve çok kısa zaman
içinde, yari vahşi Arapları,
dünyanın en medeni insanları hâline
getirmiştir.
İslam dini, her birinin hakkını
tanımak şartı ile, bir erkeğin dörde
kadar kadınla evlenmesine izin
vermektedir. Muhammed “aleyhisselam”,
8 Haziran 632 tarihinde vefat
etmiştir.) (Kürschner
Ansiklopedisi)
Ansiklopedinin bu yazısını
okuduğumuz zaman, şu kanaate
varıyoruz:
Bunu hazırlayan tarihçi, İslam
dininin Allahü teâlânın dini
olduğuna tam inanmasa bile, bu dinin
mükemmel bir din olduğunu ve tek
Allah’a inanmayı emrettiğini, vahşi
Arapları medeni yaptığını kabul
etmekte, hele Peygamber
efendimizden, pek büyük bir meth ve
sena ile bahsetmektedir. İşte, ne
mükemmel bir insan olduğunu bütün
dünyanın tasdik etmek mecburiyetinde
kaldıkları Muhammed aleyhisselama,
son derece dürüstlüğü ve sadakati
sebebi ile, en büyük düşmanları,
azgın kâfirler dahi (Muhammed-ül-emin)
[Kendine güvenilir Muhammed]
derlerdi. Bu kudsi vazifeyi, her
türlü müşkilata rağmen, devam
ettirdi.
Âyet-i kerimelerde mealen
buyuruluyor ki:
(Biz seni âlemlere rahmet olarak
gönderdik.) [Enbiya 107]
(De ki, ey insanlar, ben,
Allah’ın hepiniz için gönderdiği
Resulüyüm.) [Araf 158]
(Rabbinin sana verdiği nimetlerle
mecnun değilsin. Senin için
bitmeyen, sonsuz mükafat vardır.
Elbette sen en büyük ahlak
üzeresin.) [Kalem 2-4]
(Biz seni bütün insanlara
müjdeleyici ve uyarıcı olarak
gönderdik; fakat insanların çoğu
bunu bilmez.) [Sebe 28]
(Alemlere [Cin ve insanlara
ilahi azap ile] korkutucu
[uyarıcı] olarak Furkanı [Kur’anı]
kuluna [Muhammed
aleyhisselama] indiren
[Allah’ın şânı] ne yücedir.)
[Furkan 1]
(De ki, insanlar ve cinler
birbirlerine yardımcı olarak, bu
Kur’anın bir benzerini ortaya koymak
için bir araya gelseler, yemin olsun
ki, yine de benzerini ortaya
koyamazlar.) [İsra 88]
(Muhammed “aleyhisselam”, kendi
arzusu ile konuşmaz. [Çünkü O,
tevhidi ilan ve şirki yok etmek ve
dini yaymak ile emr olunmuştur.]
Onun [din işlerinde]
konuşması ancak vahiydir.) [Necm
3,4]
(De ki, ben de ancak sizin gibi
bir insanım. (Şu var ki) bana
İlahınızın sadece tek bir ilah
olduğu vahiy olunmuştur.
[Zatında benzeri, sıfatlarında
şeriki, ortağı yoktur.] Rabbine
kavuşmak isteyen bir kimse, amel-i
salih, faydalı iş işlesin ve Rabbine
kulluk etmekte hiç şerik [ortak]
koşmasın.) [Kehf 110]
Bütün bu zikrettiğimiz hususlar,
beyan ettiğimiz hakikatler,
tertibindeki ilahi nizam, Kur’an-ı
kerimin dünyanın en büyük mucizesi
olduğunu, inansın inanmasın herkese
gösteriyor.
Âyet-i kerimelerde mealen
buyuruluyor ki:
(Bütün dinlerden üstün kılmak
üzere, peygamberini, hidayet ve hak
din İslam ile gönderen Odur. Şahid
olarak Allah yeter.) [Feth 28]
(Müşrikler istemeseler de, İslam
dinini diğer bütün dinlerden üstün
kılmak için resulü Muhammed
aleyhisselamı, [sebeb-i hidayet
olan] Kur’an ve İslam dini ile
birlikte gönderen Allahü teâlâdır.)
|