Evrensel Hak Din Yalnız İslam’dır
Bir ateist, İslamiyet’in evrensel
olmadığını, sadece Arapların dini
olduğunu söyleyerek bazı sorular
sordu. İlk sorusu şöyledir
Sual: Kur’an evrensel midir?
CEVAP
Elbette evrenseldir. Başka bir
din de gelmeyecektir. Muhammed
aleyhisselam son Peygamberdir.
Kur’an-ı kerimde mealen bildiriliyor
ki:
(Muhammed, Allah’ın resulü ve
Peygamberlerin sonuncusudur.) [Ahzab
40]
(De ki, ey insanlar, ben, Allah’ın
hepiniz için gönderdiği Resulüyüm.)
[Araf 158]
(Biz seni bütün âlemlere rahmet
olarak gönderdik.) [Enbiya 107]
(Hak din yalnız İslam’dır.)
[Al-i İmran 19]
(İslam dininden başka din
isteyenlerin, dinlerini Allah kabul
etmez.) [Al-i İmran 85]
(Her dinden üstün kılmak üzere,
resulünü, doğruluk rehberi Kur’an ve
hak din İslam ile gönderen
Allah’tır.) [Feth 28]
Ateist diyor ki:
Sual: Oruç ve namaz olayını
ele alırsak, tüm ibadet zamanlarını
ay ve güneşin hareketlerine göre
belirleyen İslamiyet, sadece
Arabistan yarımadasına hitap eder.
Bu da İslamiyet’in evrensel
olmadığını göstermez mi?
CEVAP
Ay ve Güneş sadece Arabistan’da
mı doğuyor? Avrupa, Asya, Amerika,
Afrika’da ve Avustralya’ya güneş
doğup batmıyor mu? Kur’an, yalnız
Araplara mı hitap ediyor. Ey akıl
sahipleri, Ey insanlar,
Ey iman edenler, Ey kâfirler,
Ey kitap ehli diye birçok
âyet vardır. Akıl sahipleri sadece
Arabistan’da mı? İnsanlar, iman
edenler ve kâfirler yalnız
Arabistan’da mı yaşıyor? Bu ne bozuk
mantık!
Ateist diyor ki:
Sual: Aynı ibadetler,
kutuplarda veya oraya yakın yerlerde
yapılmaya kalkılsa bir oruç günü 6
ay sürebilecek ve insanlar 6 ay
boyunca nasıl aç kalabileceklerdir?
CEVAP
Bu, dini bilmemekten ileri gelen
bir düşüncedir. Kur’an-ı kerimde her
şey açıkça yazılmamıştır. Bunun
açıklamasını Allahü teâlâ, sevgili
Peygamberine havale etmiştir:
(Kur'anı insanlara açıklayasın
diye sana indirdik.) [Nahl 44]
Hadis-i şerifler de dinimizde
delildir. Ayrıca iki delil daha
vardır. Birinin adı icma
öteki de kıyas-ı fukaha’dır.
Siz bunları bilseydiniz ve
inansaydınız o soruları gündeme
getiremezdiniz. Namaz, oruç ve diğer
ibadetler bu delillerle anlaşılır.
Birkaç saat fark aynı ülkede de
olabilir. Hatta aynı şehirde bile
kışın geceler uzun yazın kısadır.
Yazın gündüzler birkaç saat daha
fazla uzun diye oruç tutulmaz mı?
Allahü teâlâ şöyle ayarlamıştır ki,
kameri aylar, her yıl on gün önce
gelir ve yılın her mevsimine isabet
eder. Mesela Ramazan ayı, kışın kısa
günlere geldiği gibi, çok uzun olan
yaz günlerine de gelmektedir. 36
senede bir aynı güne gelir.
Kur’anda, beş vakit namazın
vakitleri, çeşitli âyetlerde
bildirildiği halde, Beş vakit
namaz tabiri geçmez.
Sebeplerinden birisi de, kutuplarda
ve kutuplara yakın yerlerde, beş
vakit namazın hepsinin vaktinin
girmemesidir. Zengin, İslam’ın beş
şartını da yapmakla yükümlü iken,
fakire zekat vermek ve şartları
yoksa, hacca gitmek de farz
değildir. Şu halde, İslam’ın
şartlarını eda etmek zengine göre
beş iken, fakire göre üçtür. Fakire
de, (Sen İslam’ın beş şartını
yapmaya mecbursun) denilemediği
gibi, kutuplardaki Müslümana da, beş
vakit namaz kılma mecburiyeti olmaz.
Kılınırsa iyi olur. (Nimet-i
İslam)
Ramazan ayı gelince, oruç tutmak
farz olur. Ancak seferi olanın oruç
tutması farz değildir. Kutuplara ve
aya giden Müslüman, seferi ise oruç
tutmaz. Geriye dönünce kaza eder.
Gündüzleri 24 saatten daha uzun
yerlerde, mesela altı ay gündüz olan
yerlerde, oruca saat ile başlanır ve
saat ile bozulur. Gündüzü böyle uzun
olmayan, vakitleri normal teşekkül
eden, yani gündüzleri 24 saatten az
olan bir şehirdeki Müslümanların
zamanına uyularak oruç tutulur.
(Dürer)
Ateistin deveye benzeyen mantığı
Ateist diyor ki:
Sual: Kuran’da adı geçen
deve, hurma türü şeyler ancak
Arabistan yarımadasında yetişen
canlı türleridir. Sadece çöl
bitkileri ve çöl hayvanlarını içeren
Kur’an nasıl evrensel olabilir?
CEVAP
Ne kadar bozuk bir mantık bu!
Hangi öğretmen öğrencisine,
bilmediği görmediği şeylerden
örnekler verir ki? Elbette herkesin
bildiği bir örnek verilir. Kur’anın
Arapça olarak gönderilmesi de
böyledir. Yani Arap olan insana
Türkçe veya İngilizce bir dil ile
gönderilse idi ne anlayacaklardı?
Bununla beraber, Kur’anda, incir,
zeytin, nar, üzüm, kiraz, muz gibi
meyvelerden, hıyar, sarmısak, soğan,
mercimek gibi sebzelerden ve buğday
arpa gibi ekinlerden de bahsedilir.
Birkaç âyet meali özetle şöyledir::
(Ekinleri, zeytin ve narları yaratan
Allah’tır.) [Enam141]
(Allah, ekin, zeytin, hurma, üzüm
ve diğer meyveleri bitirir.) [Nahl
11]
(Bahçeler, meyveler ve çayırlar
bitirdik.) [Abese 25]
(İncir ve zeytine and olsun.)
[Tin 1]
(Musa’nın kavmi, çeşitli sebze,
hıyar, sarmısak, mercimek ve soğan
istedi.) [Bekara 61]
(Allah gökten su indirip çeşit
çeşit meyveler yarattı.) [Saffat
41]
(Hurma, üzüm bağları, zeytin ve nar
bahçeleri meydana getirdik.)
[Enam 99]
(Amel defterleri sağdan verilen
mutlu kimseler için Cennette sedir
ağaçları kiraz, muz ve bol meyveler
vardır.) [Vakıa 27- 44]
Kur’anda Cennet şöyle tasvir edilir:
(Cennetin içinde su, süt, şarap
ve bal ırmakları ile meyvelerin her
çeşidi vardır.) [Muhammed suresi
15]
Bir hadis-i şerif de şöyledir:
(Cennette, gözlerin görmediği,
kulakların işitmediği, hayal bile
edilemeyen nimetler vardır.) [Buhari]
Kur’an-ı kerimde, at, eşek, katır,
koyun, keçi, inek, köpek, domuz,
kurt, maymun, zebra, aslan, balık
birçok hayvan ismi geçer. Bunların
arasında deveyi görmek art niyetin
işaretidir. Bekara suresi bir
hayvan adıdır. Sığır demektir.
Enam suresi var, [kurbanlık]
hayvanlar demektir. Fil
suresi var. Daha başka hayvan ismi
olan sureler de vardır. Birkaç
âyet-i kerime meali şöyledir:
(Rabbin bal arısına, her çeşit
üründen, çiçekten yemesini öğretti.
Karınlarından şifalı bal çıkardı.
Düşünen bir millet için bunda ibret
vardır.) [Nahl 68,69]
(Yunus’u bir balık yuttu.)
[Kalem 142]
(Allah, erkekli dişili sığır da
yarattı.) [Enam 144]
(Yahudilere tırnaklı hayvanlar ile
sığır ve koyunun iç yağını haram
kıldık.) [Enam 146]
(Kâfirler hayvan [davar] gibidir,
hatta daha aşağıdır.) [Furkan
44]
(Allah sekiz çift hayvan
yaratmıştır: Koyundan iki ve keçiden
iki...) [Enam 143]
(Sizin için at, katır ve eşekler
yaratılmıştır.) [Nahl 8]
(Mağara ehlinin köpekleri de vardı.)
[Kehf 18]
(Onlar, aslandan ürküp kaçan
yaban eşeği [zebra] gibidir.)
[Müddessir 50.51]
(Onlara, aşağılık maymun olun
dedik.) [Araf 166]
(Rabbin fil sahiplerinin üstüne
ebabil kuşlarını gönderdi.) [Fil
1- 4]
(Evlerin en dayanıksızı örümcek
yuvasıdır.) [Ankebut 41]
(Musa’nın asası bir yılan
olmuştu.) [Araf 107]
(Onlara; tufan, çekirge, haşarat,
kurbağa ve kan gönderdik.) [Araf
133]
(Domuz eti ve canavarların
öldürdüğü hayvan haramdır.) [Maide
3]
(Yusuf’u kurt yedi dediler.)
[Yusuf 17]
(Süleyman'ın, cin, insan ve
kuşlardan müteşekkil orduları
vardı.) [Neml 17]
(En çirkin ses eşek sesidir.)
[Lokman 19]
Genç ateistin hezeyanları
Genç ateist, bir kelimenin iki
veya daha fazla anlamı olacağını
bilmediği için veli kelimesine
takılmış. Soruyor:
Sual: Hiç Allah’ın velisi
olur mu?
CEVAP
Bilindiği gibi yüz
kelimesinin birkaç anlamı vardır.
Baba kelimesi de öyle. Mafya
babası, Bektaşi babası, Fakir
babası, Para babası, Baba adam gibi
farklı anlamlarda kullanılır.
Harç kelimesinin de kullanıldığı
yerlere göre çeşitli anlamları
vardır. Mesela Maliye’de harç demek,
vergi demektir. İnşaatta yenice su,
kum karıştırılmış çimento demektir.
Ziraatta gübre karıştırılmış toprak
demektir. Mutfakta da harç vardır,
köfte harcı, dolma harcı gibi.
Genç bunları bilmediği için, diyor
ki:
Sual: Veli ne demek, koruyan,
gözeten demek. Okula başlayan her
öğrencinin velisi olur. Öğrenci
velisinden sorulur. Allah'ın velisi
deyince de Allah'ı koruyan biri
anlaşılır. Demek ki sizin
Allah’ınızı koruyup gözeten veliler
var öyle mi?
CEVAP
Ne kadar cahillik bu. Bir
kelimenin birkaç anlamı olur diye
yukarıda açıkladık. Veli, ermiş
kimse demektir. Veli kelimesinin
çoğulu evliyadır. Öğrenci velileri
toplandı denilince bu, evliyalar
anlaşılmaz. Senin bu yanlışlığın,
1970 lerdeki bir olayı hatırlattı.
Belki o zamanlar sen doğmamıştın.
Fikir babanız Prof. İlhan Arsel,
(Biz üniversitede kapıcılık bile
yapamayız) diyerek istifa ettiği
zaman, Meydan dergisinde bir yazar,
sizin yanlışlığınıza benzer bir
yanlışlığını hatırlatmıştı. İlhan
Arsel, Ebussuud efendinin bir
fetvasını okumuş, sizin gibi yanlış
anlamış. Genç bir kızın pire
verilip verilmemesi ile ilgili
fetvasındaki pire vermek
sözünü anlayamamış. (Görüyorsunuz,
Müslümanların şeyh-ül-islamı, bir
kızı pire ile evlendiriyor)
demişti. Halbuki, o kelime pire
değil pir idi. Pir ise
ihtiyar demektir. Bu ateistler hep
böyle mi diye hatırıma geldi.
Genç ateist soruyor:
Sual: Hepimiz Âdem’den geldi
isek niçin dil, din, renk ve
kültürümüz bir değil?
CEVAP
Taberani’deki bir hadis-i
şerifte: (Allahü teâlâ, Hz.
Âdem’e her şeyin sanatını, ilmini
öğretti) buyuruluyor. Allahü
teâlâ, Âdem aleyhisselama, dünyada
mevcut bütün dilleri öğretti. Hz.
Âdem de, Arapça, Süryanice, İbranice
ve diğer bütün dillerde kitaplar
yazıp her dil ile konuşmuştur. Bu
husustaki delillerden biri Bekara
suresinin, (Allahü teâlâ, Âdem'e
bütün isimleri [bunların
sanatını ilmini, ne işe yaradığını,
nasıl kullanılacağını] öğretti)
mealindeki 31. âyet-i kerimesidir.
Hz. Âdem, bunları öğrendiği için,
varlıkların adlarını, bütün dil ve
lügatleri biliyordu. Çocukları bütün
dilleri konuşuyordu. Hz. Âdem vefat
edince, çocukları kafileler halinde
çeşitli ülkelere göç ettiler. Her
kafile, ayrı bir dil ile
konuşuyordu. Böylece torunlar,
dedelerinin konuştuğu diğer dilleri
unutmuşlardı. O anda konuştukları
dil ile kaldılar. (Mirat-ı
Kâinat)
Biyolojide modifikasyon
denilen dış değişikliği yanında,
mutasyon denilen genlerde
değişiklik olayı vardır. Beyaz
insandan siyah, esmer veya sarı
insanlar türeyebilir. Hadis-i
şerifte de buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamı
dünyanın her tarafından alınan
topraktan yarattı. Bu sebeple
neslinden, siyah, beyaz, esmer,
kırmızı renkte olanlar olduğu gibi,
bu renkler arasında bulunanlar da
oldu. Bazısı yumuşak, bazısı sert,
bazısı da halis ve temiz oldu.)
[Ebu Davud]
Dil ve rengin farklı oluşunu
açıkladık. Dinlerde inanç farklı
değildi. Her semavi dinde, Allah’a,
meleklere, peygamberlere, kitaplara,
Cennete, Cehenneme iman esastı.
İnsanlar tarafından bozulunca farklı
gibi zannediliyor. Diğer dinleri
insanların bozduğu, Kur’an-ı kerimde
bildiriliyor. Kültür ise, her
toplumun yaşadığı iklime, coğrafi
bölgeye göre farklı olur.
İslamiyet kolaylık dinidir
Ateist genç diyor ki:
Sual: İslam kolaylık dini
imiş, kime yutturuyorsunuz bunu?
Nasıl kolaylık dini bu? Oruç tut,
namaz kıl, hacca git ve zekat ver.
Bunları yapmanın neresi kolay? Bir
kısmında beden yoruluyor, bir ay aç
duruluyor, bir kısmında ise para
gidiyor.
CEVAP
Müslümana bunların hiçbirisi güç
gelmez. Mesela sen sabahları uykuda
iken biz sabah namazına kalkıyoruz.
Elbette bunlar, sana ve senin
gibilere zor gelir. İmam-ı
Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, kullarına
yapabilecekleri şeyleri emretmiştir.
Güç yetirilemeyen işleri
emretmemiştir. İnsanları zayıf
yarattığı için, kolaylık
göstermiştir. Bir âyet meali
şöyledir:
(Allah, size hafif, kolay
emretmek istedi, çünkü insan, zayıf
yaratılmıştır.) [Nisa 28]
Namaz, oruç kolaydır. Zekat için de
malın tamamının değil, kırkta
birinin verilmesini emretmiştir.
Dinin diğer emirlerine dikkatle ve
insafla bakılırsa, bu kolaylıklar
görülür. Bununla beraber ibadet
etmenin güç geldiği kimseler yok
değildir. İbadetlerin zor gelmesi,
Allah’ın düşmanı olan nefstendir.
Namaz kılmak ve diğer ibadetleri
yapmak, ancak müminlere kolay gelir.
Kalbi kararmışlara, kâfirlere zor
gelir. Kur’an-ı kerimde mealen
buyuruluyor ki:
(Bu din [inanıp ibadet etmek]
müşriklere [imansızlara]
güç gelir.) [Şura 13]
([Her çeşit günahtan çekinmek,
oruç tutmak ve diğer ibadetleri
yapmak için] Sabrederek ve namaz
kılarak Allah’tan yardım isteyiniz.
Sabır ve namaz, yalnız Allah’tan
korkan müminlerden başkalarına zor
gelir.) [Bekara 45]
Bedeni hasta olana bazı işleri
yapmak güç geldiği gibi, kalbi ve
ruhu hasta olana, kâfir olana da
ibadetler güç gelir. (1/191,289)
Ateist genç diyor ki:
Sual: Siz dinin yolundan
değil de aklın yolundan
gitmelisiniz. Biz akılcıyız, siz
dincisiniz. Dinci olan akılcı
olabilir mi? Tanrı simgesel bir
anlatımdır. Tanrı diye bir şey
yoktur. Varsa göstermeniz gerekir.
CEVAP
Bir bilgisayar, bir uçak
kendiliğinden meydana geldi diyene
inanan mı akıllıdır, yoksa bunların
elbette bir yapanı var diyen mi? Bu
kâinattaki canlı ve cansız
yaratıklar kendiliğinden meydana
geldi diyen mi akıllı, yoksa elbette
bunun bir yaratıcısı vardır diyen
mi? O halde tesadüfen oldu diyen
nasıl akıllı olabilir ki? Başına
gelecek işlerden dolayı bir tedbir
almayan, istikbalini düşünmeyen
kimseye akıllı denir mi? Hz. Ali,
dirilmeye inanmayan bir ateiste,
“Biz inanıyoruz. Diyelim ki senin
dediğin gibi tekrar dirilmek
olmasaydı, inanıp ibadet etmekle
bizim hiç zararımız olmazdı. Bizim
inancımız doğru ise, sen sonsuz
olarak ateşte yanacaksın” diyor.
Ateist ölünce, kendi inancına göre,
yok olacak. İslamiyet’e göre ise, o
Cehennemde sonsuz azap görecektir.
İnanan da, sonsuz nimetler içinde
yaşayacaktır. Aklı, bilgisi olan bir
insan, bu ikisinden elbette,
ikincisini seçer. Sonsuz azapta
kalmak, bir ihtimal bile olsa, bunu
hangi akıl kabul eder? Halbuki,
ahiret hayatı, bir ihtimal değil,
apaçık bir gerçektir. O halde aklı,
ilmi olanın, Allah’a ve ahirete
inanması gerekir. İnanmamak,
ahmaklık olur.
Hz. Ali’nin buyurduğu gibi,
ihtiyatlı, tedbirli olmak mı akıl
kârıdır, yoksa sonsuz tehlikeyi göze
almak mı? İslamiyet akla çok önem
veren bir dindir. Hadis-i şeriflerde
buyuruldu ki:
(Aklı olmayanın dini yoktur.)
[Ebuşşeyh]
(Akıllı kimse kurtuluşa
ermiştir.) [Buhari]
(Aklı olan kimse iman eder.)
[Beyheki]
Tevekkül, kader ve kısmet
Ateist genç diyor ki:
Sual: Din sağlıklı düşünmeye
engeldir. İnsanı tevekkülcü,
kaderci, kısmetçi yapar.
CEVAP
İslamiyet’i bilmediğiniz için
böyle rastgele konuşuyorsunuz.
Tevekkül, kader, kısmet gibi şeyleri
de bilmiyorsunuz. İslam âlimleri
buyuruyor ki:
Sebeplerin tesir etmesinin Allahü
teâlâdan olduğunu bilen, tesiri
Allahü teâlâdan bekleyen ve tecrübe
edilmiş sebepleri kullanan kimse,
Allahü teâlâya tevekkül etmiş,
yalnız Ona güvenmiş olur. Tesir
etmeyen, hayali sebepleri kullanmak,
tevekkül olmaz. Tesiri çok görülmüş
olan sebepleri kullanmak gerekir.
Ateş yakar, fakat, ateşe yakma
kuvvetini veren, Allahü teâlâdır. Aç
olan, bir şey yer; bu şeye doyurma
kuvveti veren Odur. Gerektiği zaman,
böyle sebepleri kullanmadığı için
zarar gören kimse, Allah’a asi olur.
Tecrübe edilmiş sebepleri kullanmak
gerekir. Allahü teâlâ, istişareyi,
yani bilenlere danışmayı emretti.
Danışmak, sebebe yapışmaktır.
Tevekkül sebeplere yapıştıktan sonra
sonucu sabırla beklemektir.
Tevekkül, iş yapmayıp tembel oturmak
değildir. Bir işe başlamak ve
başlanan işi başarmak için tevekkül
gerekir. Güç bir işi başaramamak
korkusunu gidermek için de tevekkül
gerekir.
Al-i İmran suresinin (Azmedip de
bir işe başlayınca, Allah’a tevekkül
et, Ona güven! Allah size yardım
ederse, kimse size galip gelemez.
Size yardım etmezse, kimse yardım
edemez. O halde, müminler Allah’a
tevekkül etsinler) mealindeki
159 ve160 âyetleri, tevekkül ile
beraber çalışmayı ve çalışmada azmin
de gerektiğini bildiriyor. Demek ki
her Müslüman çalışacak, azmedecek ve
sonra da güvenecektir. Tevekkül bir
zaaf, bir acizlik değil, tam aksine
bir kuvvettir. Tevekkül edenin
kaybedecek bir şeyi de yoktur.
Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Deveni sıkı bağla ve sonra
Allah’a tevekkül et!) [İbni
Asakir]
Dinimiz, insanlara daima çalışmak,
aklını doğru kullanmak, her türlü
yeniliği öğrenmek, başarmak için her
türlü meşru çareye başvurmayı
emretmektedir. Bir Müslüman ancak
herhangi bir işte aklını kullandığı,
her çareye başvurduğu ve son derece
de çalıştığı halde, bir başarıya
ulaşamazsa, üzülmemeli ve bu
sonucun, Allahü teâlânın kendisi
için uygun gördüğü bir husus
olduğunu kabul ederek kaderine razı
olmalıdır. Yoksa hiçbir şey
yapmadan, çalışmadan, öğrenmeden ve
bilmeden yan gelip yatarak beklemek,
İslamiyet’te yoktur. Böyle yapmak
büyük günahtır. Ateistler tevekkülü
böyle bir şey zannediyorlar. Bir
âyet meali şöyledir:
(İnsana, ancak dünyada çalışarak
yaptığı işler fayda verir.) [Necm
39]
İnsanlar, bazen her şeye
başvurdukları ve çok çalıştıkları
halde, istediklerine kavuşamazlar.
İşte o zaman, bu işte kendi
ellerinde olmayan bir kudret
bulunduğunu ve bu kudretin
insanların yaşamaları ve başarıları
üzerinde etkili olduğunu ve onlara
yön verdiğini kabul ederler. İşte
kader kısmet budur. Bu aynı zamanda
büyük bir teselli kaynağıdır. (Ben
görevimi yaptım, ama ne yapayım ki
kısmetim bu imiş) diyen bir
Müslüman, bir işte başarısız olsa
bile, ümitsizliğe kapılmaz ve büyük
bir iç huzuru ile çalışmaya devam
eder. Kur'an-ı kerimde mealen
buyuruldu ki:
(Güçlükle beraber elbette bir
kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi
bitirince diğerine teşebbüs et ve
hacetini yalnız Rabbinden iste!)
[İnşirah 5-8]
Yani başarısızlıktan ümitsizliğe
düşmeyip çalışmaya devam etmelidir.
Dinimiz çalışmayı emrederken,
Müslümanlara tevekkülcü ve kaderci
diye saldırmak, İslamiyet’i
bilmemekten ileri gelen fanatik bir
durumdur.
Tesettürü Kur’an emrediyor
Ateist genç diyor ki:
Sual: Başını ve vücudunu
açmak Kur’anda yoktur. Hele kol ve
bacakları açmak asla Kur’anda
yoktur. Buna rağmen kapanmak nasıl
Allah’ın emri olur?
CEVAP
Resulullah efendimiz, kapanma
hükmü Kur’an-ı kerimde olmadığı
halde mi emretti? Asırlardır
Müslümanlar Kur’ana, sünnete
uymuyorlar mı? Ne kadar basit bir
görüş bu. Tesettürle ilgili âyet-i
kerimeleri Peygamber efendimiz
açıklamış, âlimler de bizlere
bildirmiştir. Bu husustaki
tartışmalar kasıtlıdır. Kur'an-ı
kerimde genel olarak hükümler, kısa
olarak bildirilmiştir. Bunları
Peygamber efendimiz açıklamıştır.
Çünkü Kur’an-ı kerimde mealen,
(İndirdiğim Kur’anı insanlara
açıkla) buyuruluyor. (Nahl 44)
Bir kimse, İsra suresinin (Ana
babana öf deme) mealindeki 23.
âyete bakarak, ana babasına öf
demeden, sopa ile dövse, sonra da
(Ben öf demediğim için, Kur'anın
emrine uydum) dese, doğru olur mu?
Bunun anlamı, (Ana babanızı
üzmeyin, hatta onlara öf bile
demeyin) demektir. (Beydavi)
Bunun için tesettür âyetlerinden
göğüs kısmını kapatıp başka yerleri
açmak anlamı çıkmaz. Bu bakımdan
Kur'an tercümesine bakmak çok yanlış
olur. Herkes Kur'andan hüküm
çıkarabilseydi, Peygamber
gönderilmesi lüzumsuz olurdu.
Dinimizin bir hükmünü öğrenmek için
herkes Kur'an-ı kerime bakıp
anlayamaz. Kur'an-ı kerim, hadis-i
şeriflerle açıklanmıştır. Hadis-i
şerifleri de anlamak büyük ilim
işidir. Bunları da İslam âlimleri
açıklamıştır. Onun için hiç kimseye
Kur'an tercümesi okumasını tavsiye
etmiyoruz. Tıp kitabı okuyarak, ilaç
yapmak ve hastaya teşhis koymak
yanlıştır. Kur'an tercümesinden
hüküm çıkarmak bundan daha büyük
yanlıştır. Çünkü yanlış ilaç
öldürebilir; ama yanlış hüküm, imanı
kaybettirip, sonsuz azaba
düşürebilir. Bir hadis-i şerif meali
şöyledir:
(Kur'anı kendi görüşü ile
açıklayan, doğru olsa bile, muhakkak
hata etmiştir.) [Nesai]
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor
ki:
[Yabancı erkeklere bakmaktan]
sakınsınlar, ırzlarını korusunlar,
[el, yüz gibi] görünen kısmı
hariç, ziynetlerini [ziynet
takılan yerlerini]
göstermesinler, başörtülerini
yakalarına kadar [saç, kulak ve
gerdanlarını] örtsünler!)
[Nur 31]
Bu âyet-i kerimeden kadınların
başörtüsü ile sadece yakasını
örteceği, baş ve vücudunun diğer
yerlerini örtmenin gerekmediği
anlaşılabilir. Gözünü neden
sakınacak, ırzını nasıl koruyacak,
ziynetten maksat nedir? Kına, sürme,
boya mıdır, altın, gümüş gibi
ziynetler midir? Bu hususlar açık
değildir, hadis-i şerifle
bildirilmiştir. Bir âyet-i kerime
meali de şöyledir:
(Ey Nebi, hanımlarına, kızlarına
ve müminlerin kadınlarına
[dışarı çıkarken] cilbablarını
[dış elbiselerini] giymelerini
söyle! Bu, onların tanınıp, eza
edilmemelerine daha uygundur.) [Ahzab
59]
Bu tercümeye bakıp "Kadın, tanınıp
eza edilmemesi için elbise giyer.
Tanınıp eza edilmezse, çıplak
gezebilir" diyenler çıkmıştır.
Önemli olan Resulullahın
açıklamasıdır. O buyuruyor ki:
(Kadının [yüz ve iki elinden
başka] bütün bedeni avrettir)
[Mecmaul-enhür, El-mugni]
Bu hadis-i şerifte kadının tesettürü
açıkça bildiriliyor. Kur'an-ı
kerimin 17 yerinde Resulullaha
(De ki, bana tâbi olun)
buyuruluyor. Resulullaha tâbi olup
Onun bildirdiği şekilde tesettüre
riayet etmelidir!
Resulullah efendimiz, baldızını,
ince elbise ile görünce, (Ya
Esma, bir kız, namaz kılacak yaşa
gelince, yüz ve elleri hariç,
vücudunu erkeklere gösteremez)
buyurdu. (Ebu Davud)
Hz. Âişe buyurdu ki:
(İlk muhacir kadınlara Allah
rahmet etsin! Tesettür âyeti inince,
hemen peştamallarını yırtıp
başlarını örttüler) buyurdu. (Buhari,
Nesai)
Hak din hangisi?
Sual: Almanya’da oturuyoruz.
Küçük kızım, okuldan gelince, “Anne,
ya Hıristiyan dini hak ise, onun hak
din olmadığını nereden biliyoruz?”
dedi. Küçük çocuğuma nasıl bir cevap
vermeliyim?
CEVAP
Çocuk her şeyi sorabilir. Ona
şimdilik şu kadarını söyleseniz
yeter:
Allahü teâlâ, Âdem
aleyhisselamdan beri, insanları
doğru yola iletmek üzere bir çok
peygamber göndermiştir. Bazılarına
da kitap vermiştir. Kitap verdiği
peygamberler, bir din ile gelmiştir.
O din bozulunca Allah başka bir din
göndermiştir. Mesela İbrahim
aleyhisselamın dini bozulup
insanlar, doğru yoldan ayrılınca,
Allah onlara Musa
aleyhisselamı göndermiştir. Onun
dinine Musevilik deniyordu.
Şimdi Yahudilik deniyor.
Yahudilik dini bozulunca da, Allah
İsa aleyhisselamı gönderdi.
Dinine İsevilik deniyordu.
Şimdi Hıristiyanlık deniyor.
Hıristiyanlık da bozulunca, Allah,
bizim Peygamberimiz Muhammed
aleyhisselamı gönderdi. Onun dininin
adı İslamiyet’tir. Allah,
artık bu din bozulmayacak, kıyamete
kadar kalacak dedi. Ben
İslamiyet’ten razıyım dedi.
Şimdi Hak din ancak İslamiyet’tir
dedi. İslamiyet’ten başka din
arayanları, başka dini hak bilenleri
Cehenneme atarım dedi. Bütün
Peygamberler de müslüman idi. Onları
ve getirdikleri kitapları inkâr
etmeyiz. Onlar da hak idi, ancak
İslamiyet ile Allahü teâlâ onları
yürürlükten kaldırdı, böyle olduğuna
inanmayanların kâfir olduğunu
bildirdi.
Din ne demektir?
Sual: Din ne demektir?
İslamiyet’e sırat-ı müstakim yani
doğru yol denir mi?
CEVAP
Elbette İslamiyet sırat-ı
müstakimdir.
Din, insanları sonsuz saadete
götürmek için Allahü teâlâ
tarafından gösterilen yol demektir.
Din ismi altında insanların
uydurduğu yollara din denmez. Allahü
teâlâ, Âdem aleyhisselamdan beri,
her bin senede, bir Peygamber
vasıtası ile, insanlara bir din
göndermiştir. Bütün Peygamberler,
hep aynı imanı söylemiş, hepsi
ümmetlerinden aynı şeylere iman
etmeyi istemişlerdir. Yani bütün
Peygamberler Müslüman idi. Fakat,
kalb ile, beden ile yapılması ve
sakınılması lazım olan şeyleri başka
başka olduğundan, Müslümanlıkları da
ayrıdır. Mesela namaz vakitleri
kiminde az kiminde çok idi. Bazı
şeyler kiminde haram, kiminde helal
idi.
Her din, kendisinden önce gelen dini
nesh etmiş, yani değiştirmiştir. En
son gelen ve her dini değiştiren ve
dinlerin hepsini kendinde toplamış
olup, kıyamete kadar hiç
değişmeyecek olan din, Muhammed
aleyhisselamın dinidir. Bugün,
Allahü teâlânın sevdiği, beğendiği
din de, bu ahkam ile kurulmuş olan
İslam dinidir. Sırat-ı müstakim,
sadece İslamiyet’tir. Üç âyet-i
kerime meali şöyledir:
(Allah indinde hak din ancak
İslam’dır.) [Al-i İmran 19]
(Sizin için din olarak İslam’ı
beğendim.) [Maide 3]
(İslam’dan başka din arayanın
bulacağı din asla kabul edilmez.)
[Al-i İmran 85]
İslamiyet sırat-ı müstakimdir.
Kur’an-ı kerimde otuzdan fazla
yerde, İslamiyet için sırat-ı
müstakim ifadesi geçer. Bunlardan
bazılarının mealleri şöyledir:
(Doğu da Allah’ın, batı da. O,
dilediğini doğru yola
[İslamiyet’e] iletir.)
[Bekara 142]
(Allah'ın Kitabına sarılan
elbette doğru yola [İslamiyet’e]
kavuşur.) [Al-i İmran 101]
(Allah, kendisine inanan ve Kitabına
sarılanları rahmetine ve bol
nimetine kavuşturur, onları
kendisine götüren doğru yola
[İslamiyet’e] ulaştırır.)
[Nisa 175]
(Allah, rızasını gözetenleri onunla,
selamet yollarına eriştirir ve
onları, iradesiyle karanlıklardan
aydınlığa çıkarır, doğru yola
[İslamiyet’e] iletir.) [Maide
16]
(İşte Rabbinin doğru yolu
[İslamiyet] budur. Biz,
âyetlerimizi, düşünen bir topluluk
için beyan ettik.) [Enam 126]
(İşte benim doğru yolum
[İslamiyet] budur; ona uyun. Sizi
bu yoldan ayıracak başka yollara
uymayın. Kötülüklerden sakınmanız
için Allah size bunları emretti.)
[Enam 153]
(İblis dedi ki: Sen beni azgınlığa
mahkûm ettin, ben de yemin ederim
ki, insanları saptırmak için, senin
doğru yoluna [İslamiyet’e]
pusu kuracağım [onlara vesvese
verip saptırmaya çalışacağım.])
[Araf 16]
(Allah, iman edenleri, doğru bir
yola [İslamiyet’e] iletir.)
[Hac 54]
(Resulüm, elbette sen, onları
doğru yola, [İslamiyet’e]
çağırıyorsun.) [Müminun 73]
(Kur’an-ı Hakim'e and olsun ki, sen
doğru yol [İslamiyet] üzere
gönderilmiş Peygamberlerdensin.)
[Yasin 2-4]
(Ey Resulüm, elbette sen, doğru bir
yola [İslamiyet’e]
çağırıyorsun.) [Şura 52]
İslamiyet evrenseldir
Sual: Bir ateist, (Kur’anda
Peygambere Mekke halkını
Müslümanlığa davet et deniyor. Ben
Mekkeli olmadığıma göre, Müslümanlık
beni bağlamaz) diyor. İslamiyet
evrensel bir din değil mi? Sadece
Mekke halkına mı geldi?
CEVAP
Mealden İslamiyet öğrenilmez.
Görüyorsunuz kâfir bile anlamayıp
veya yanlış anlayıp kâfirliğini
katmerleştiriyor, ben böyle dine
inanmam diyor.
İslamiyet evrensel olup kıyamete
kadar geçerli tek dindir. Bu konuda
bir çok âyet-i kerime ve hadis-i
şerif vardır. Bu konudaki iki
hadis-i şerif meali şöyledir:
(Her Peygamber yalnız kendi
kavmine geldi, ben ise bütün
insanlara gönderildim.) [Buhari,
Müslim, Tirmizi, Nesai]
(Benden önce hiçbir Peygambere
verilmeyen beş şey bana verildi.
Bunlardan birisi, her Peygamber
sadece kendi kavmine gönderilirken
ben bütün dünyadaki insanlara
gönderildim.) [Buhari, Müslim,
Nesai, Tirmizi]
Birkaç âyet-i kerime meali:
(De ki, ey insanlar, ben,
Allah’ın hepiniz için gönderdiği
Resulüyüm.) [Araf 158]
(Biz seni ancak bütün insanlara
[Müminlere Cenneti] müjdeleyici
ve [kâfirlere azabı haber
verici] uyarıcı [bir resul]
olarak gönderdik; ama insanların
çoğu [bu gerçeği] bilmez.)
[Sebe 23]
(Âlemlere [Bütün insanlara ve
cinlere ilahi azap ile] korkutucu
[uyarıcı] olarak Furkanı
[Kur’anı] kuluna [Resulüne]
indiren [Allah’ın şânı] ne
yücedir.) [Furkan 1]
(Biz seni âlemlere [insan, cin
ve diğer bütün mahlukata] rahmet
olarak gönderdik.) [Enbiya 107]
(İslam’dan başka din arayan, bilsin
ki, o din asla kabul edilmez.)
[Al-i İmran 85]
Ateistin konu edindiği iki âyet-i
kerime şu mealdedir:
(Bu Kur'an, kendinden önce
[gönderilen ilahi] kitapları
tasdik eden, şehirlerin anası
(merkezi olan Mekke) halkını ve
çevresindeki [dünyadaki]
bütün insanlığı uyarman için
indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Ahiret gününe iman edenler bu Kitaba
da inanıp namazlarını devamlı
kılarlar.) [Enam 92] (Mekke
şehri, İslam dünyasının merkezidir.
Onun çevresi bütün dünyadır.
Dünyadaki Müslümanlar her yıl bir
sefer Mekke’de bulunan Kâbe’de
toplanırlar.)
(Şehirlerin anası [olan Mekke]
halkını ve çevresindeki [bütün
dünyadaki] insanları uyarman ve
varlığında hiç şüphe olmayan kıyamet
gününün dehşetinden onları korkutman
için sana Arapça bir Kur'an
indirdik. İnsanların bir kısmı
[müminler] Cennete, bir kısmı da
[kâfirler] Cehenneme
gidecektir.) [Şura 7]
Demek sadece Mekkelilerin değil,
insanların bir kısmı, inanmadıkları
için Cehenneme, bir kısmı da
inandıkları için Cennete gidecektir.
Mekke, Âdem aleyhisselamdan beri
bütün müminlerin yani bütün
semavi dinlerin merkezidir.
Bütün Peygamberler müslüman idi.
Kâbe-i muazzamayı ilk defa Âdem
aleyhisselam, sonra da İbrahim
aleyhisselam yaptı. Resulullah
efendimiz zamanında da tamir edildi.
|