Ehl-i
sünnetin
reisidir.
Fıkıh
bilgilerini,
Ehl-i
sünnet
itikadını
topladı.
Yüzlerce
talebesine
öğretip,
kitaplara
geçirilmesine
sebep
oldu.
Müslümanlar
tarafından
kağıt
imali
bunun
zamanında
başladı.
Derin
ilmi,
keskin
zekası,
aklı,
zühdü,
takvası,
hilmi,
salahı
ve
cömertliği
yüzlerce
kitaplara
yazılıp
anlatılmıştır.
Talebesi
pek
çok
olup,
büyük
müctehidler,
âlimler
yetiştirdi.
Ehl-i
sünnetin
yüzde
sekseni
Hanefi
mezhebindedir.
Asıl
adı
Numan’dır.
80
(m.
699)
senesinde
Kufe’de
doğup,
150
[m.767]’de
Bağdat’ta
şehid
edildi.
Babasının
adı,
Sabit’tir.
Acemistan’ın
(İran’ın)
ileri
gelenlerinden
bir
zatın
soyundan
olup,
Faris
oğullarındandır.
Dedesi
Zuta,
İslam
dinini
kabul
etmiş
ve
Hz.
Ali’ye
ikramda
bulunmuştu.
İlim
sahibi
salih
ve
kıymetli
bir
zat
olan
babası
Sabit,
Hz.
Ali
ile
görüşmüş,
kendisi,
evladı
ve
zürriyeti
için
duasını
almıştır.
İmam-ı
a’zam,
Kufe’de
doğup
büyüdü
ve
orada
yetişti.
Ailesinden
çok
üstün
bir
terbiye
ve
din
bilgisi
aldı.
Küçük
yaşta
Kur’an-ı
kerimi
ezberledi
ve
Arapçanın
o
zaman
tasnif
edilmekte
olan
sarf,
nahv,
şiir
ve
edebiyatını
öğrendi.
Gençliğinin
ilk
yıllarında
Eshab-ı
kiramdan
Enes
bin
Malik’i,
Abdullah
bin
Ebi
Evfa’yı,
Vasile
bin
Eska’ı,
Sehl
bin
Saide’yi
ve
hicri
102’de
en
son
Mekke’de
vefat
eden
Ebu’t-Tufeyl
Amir
bin
Vasile’yi
görmüştür.
Bunlardan
hadis
dinlemiştir.
O
zaman
Kufe,
Irak’ın
büyük
şehirlerinden
ve
önemli
ilim
merkezlerindendi.
Eski
medeniyetlerin
yatağı
olan
Irak’ta
değişik
dinlere
ve
sapık
itikadlara
mensup
çeşitli
kavimler
yaşıyordu.
Ayrıca
itikadı
bozuk
olan
Şia
ve
Mutezile
burada
ortaya
çıkmış,
çölde
Hariciler
türemişti.
Diğer
taraftan
Eshab-ı
kiramla
görüşüp
onlardan
Ehl-i
sünnet
itikadını
ve
din
bilgilerini
nakleden
Tabiinin
büyükleri
de
orada
bulunuyordu.
Burada
hükümet
güçlerini
ele
geçirmek
isteyen
fırkalar
arasında
da
çetin
bir
mücadele
sürüp
gidiyordu.
İmam-ı
a’zam
böyle
bir
muhitte,
ilk
gençlik
yıllarında
babası
gibi
önce
ticaretle
meşgul
olmaya
başladı.
Bir
taraftan
da
sık
sık
âlimlerin
meclisine
gidip
onları
dinliyordu.
Bu
âlimler
kargaşalıkları
ve
fitneleri
ortadan
kaldırmak
için
Ehl-i
sünnet
itikadını
yayıyorlar
ve
sapık
fırkalarla
mücadele
edip
onların
bozuk
fikirlerini
çürütüyorlardı.
Kufe
genellikle
bu
tip
münazaralara
sahne
oluyor,
hatta
bu
münazaralar
meclislerden,
çarşıya
pazara
taşıyordu.
Henüz
çok
genç
yaşta
olan
imam-ı
a’zam
da,
ailesinden
ve
gittiği
ilim
meclislerinden
aldığı
din
bilgileriyle
bazen
münazaralara
katılıyor
ve
onun
üstün
kabiliyeti,
keskin
zekası,
derin
anlayışı
ve
çabuk
kavrayışlılığı
yüzünden
okunuyordu.
Daha
ilme
başlamadığı
halde
sapık
fırkalara
mensup
olanlarla
yaptığı
münazaralarındaki
ikna
kabiliyeti
ve
üstün
başarıları,
zamanın
büyük
âlimlerinin
dikkatini
çekmişti.
Onun
bir
cevher
olduğunu
anlayan
âlimler,
onu
ilim
öğrenmeye
teşvik
ettiler.
O da
bu
tavsiyelere
uyarak
ilim
öğrenmeye
başladı.
İlim
öğrenmeye
başlayışını
kendisi
şöyle
anlatır:
“Bir
gün
zamanın
âlimlerinden
Şabi’nin
yanından
geçiyordum,
beni
çağırdı
ve
bana;
“Nereye
devam
ediyorsun?”
dedi.
Ben
de;
“Çarşıya,
pazara!”
dedim.
“Maksadım
o
değil,
âlimlerden
kimin
dersine
devam
ediyorsun?”
dedi.
“Hiçbirinin
dersinde
devamlı
bulunamıyorum”
dedim.
“İlim
ile
uğraşmayı
ve
âlimler
ile
görüşmeyi
sakın
ihmal
etme!
Ben
senin
zeki,
akıllı
ve
kabiliyetli
bir
genç
olduğunu
görüyorum”
dedi.
Onun
bu
sözü
bende
iyi
bir
tesir
bıraktı.
Çarşıyı,
pazarı
bırakıp,
ilim
yolunu
tuttum.
Allahü
teâlânın
yardımı
ile
Şabi’nin
sözünün
bana
çok
faydası
oldu.”
İmam-ı
Şabi’nin
tavsiyesinden
sonra
ilme
sarılıp,
ders
halkalarına
devam
etmeye
başladı.
İmam-ı
a’zam
önce
kelam
ilmini,
iman
ve
itikadı
ve
münazara
bilgilerini
Şabi’den
öğrendi.
Kısa
zamanda
bu
ilimlerde
parmakla
gösterilecek
bir
dereceye
ulaştı.
Daha
sonra
Hammad
bin
Ebi
Süleyman’ın
ders
halkasına
katılarak
fıkıh
ilmine
başladı.
Onun
derslerini
takip
ederken
huzurunda
gayet
edepli
oturur,
söylediği
her
şeyi
ezberlerdi.
Hocası
talebelerini
müzakere
yoluyla
yoklama
yapınca,
onun
dersleri
ezberlediğini
görürdü
ve
benim
yanımda
ders
halkasının
başına
Numan’dan
başka
kimse
oturmayacak
derdi.
İmam-ı
a’zamın
hocası
Hammad,
fıkıh
ilmini
İbrahim
Nehai’den,
bu
da
Alkame’den,
Alkame
de
Abdullah
bin
Mesud’dan,
bu
da
Peygamber
efendimizden
öğrenmiştir.
Hammad’ın
derslerine
yirmi
sekiz
yıl
devam
edip
emsalsiz
bir
dereceye
ulaştı,
daha
ders
aldığı
sırada
fıkıhta
tanınıp
meşhur
oldu.
Hocası
Hammad’ın
dersine
devam
ettiği
sırada
sık
sık
Hicaz’a
gidip
Mekke
ve
Medine’de
çoğu
Tabiinden
olan
âlimler
ile
görüşür,
onlardan
hadis
rivayeti
dinler
ve
fıkıh
müzakereleri
yapardı.
Ehl-i
beytten
Zeyd
bin
Ali’den,
Muhammed
Bakır’dan
ilim
öğrendi.
Muhammed
Bakır
ona
bakıp;
“Ceddimin
şeriatini
bozanlar
çoğaldığı
zaman
sen
onu
canlandıracaksın,
sen
korkanların
kurtarıcısı,
şaşıranların
sığınağı
olacaksın.
Şaşıranları
doğru
yola
çevireceksin.
Allahü
teâlâ
yardımcın
olacak!”
buyurmuştur.
Tasavvuf
bilgilerini
Muhammed
Bakır,
ondan
sonra
da
Silsile-i
aliyyenin
büyüklerinden
olan
Cafer-i
Sadık
hazretlerinden
öğrendi.
Yüksek
makamlara
kavuştu.
Eshab-ı
kiramdan
İbni
Abbas’ın
ilmini,
Mekke
fakihi
Ata
bin
Ebi
Rebah’tan
ve
İkrime’den,
Hz.
Ömer
ve
onun
oğlu
Abdullah’tan
nakledilen
ilimleri
Abdullah
bin
Ömer’in
azatlısı
Nafi’den
öğrendi.
Böylece,
Eshab-ı
kiramdan
İbni
Mesud
ve
Hz.Ali’den
nakledilen
ilimleri
de
buluşup
görüştüğü
Tabiinden
öğrendi.
(İlmi
kimden
aldın?)
diye
sorulunca
da,
şu
cevabı
vermişti:
“Hz.
Ömer’den
ilim
alanlar
vasıtasıyla
Hz.
Ömer’den;
Hz.
Ali’den
ilim
alanlar
vasıtasıyla
Hz.
Ali’den;
Abdullah
bin
Mesud’dan
ilim
alanlar
vasıtasıyla
da
Abdullah
bin
Mesud’dan
aldım.”
İmam-ı
a’zam,
başta
Eshab-ı
kiramın
büyüklerinin
ilim
silsilesinden
olmak
üzere
dört
bin
kişiden
ilim
öğrenip,
bütün
ilimlerde
ve
üstünlüklerde
en
yüksek
dereceye
ulaşmıştır.
Şöhreti
her
yere
yayılıp
zamanında
bulunan
ve
sonra
gelen
bütün
müctehidler,
âlimler,
üstün
kimseler
onu
hep
methetmiş,
övmüştür.
İmam-ı
a’zamın
hocası
Hammad
bin
Ebi
Süleyman
vefat
edince,
hocasının
talebeleri,
arkadaşları
ve
halkın
ileri
gelenleri
onun
yerini
dolduracak
âlimin,
ancak
imam-ı
a’zamın
olduğunu
görerek,
ısrarla
hocasının
yerine
geçmesini
istediler.
“İlmin
ölmesini
istemem!”
buyurup,
ilim
kürsüsüne
oturdu.
Hocası
Hammad’ın
yerine
müftü
oldu
ve
talebe
yetiştirmeye
başladı.
İmam-ı
a’zam,
hocası
Hammad’ın
yerine
geçince,
ilmi,
vakarı,
üstün
tevazuu,
takvası,
tatlı
sözleri
ve
güler
yüzüyle
herkes
tarafından
sevilen
ve
dini
meselelerde
insanların
bütün
müşkillerini
çözen
yegane
müracaat
kaynağı
oldu.
Irak,
Horasan,
Harezm,
Türkistan,
Tuharistan,
Faris
diyarı
(İran),
Hind,
Yemen
ve
Arabistan’ın
her
tarafından
kitleler
halinde
gelen
talebeler,
fetva
isteyenler
ve
dinleyicilerle
etrafı
dolup
taşıyordu.
İmam-ı
a’zamın
meclisinde
halk
tarafından
sorulan
suallerin
cevaplandırılması
ve
talebeler
için
verilen
muntazam
dersler
olmak
üzere
iki
türlü
müzakere
yapılırdı.
Her
gün
sabah
namazını,
camide
kılıp
öğleye
kadar
sorulan
sualleri
cevaplandırır,
fetva
verirdi.
Öğleden
önce
kaylule
[öğle
vakti
bir
miktar
uyuma]
yapıp,
öğle
namazından
sonra
yatsıya
kadar
talebelere
ders
verirdi.
Yatsıdan
sonra
evine
gidip
biraz
dinlenir,
sonra
tekrar
camiye
gelip
sabaha
kadar
ibadet
ederdi.
Sorulan
suallere
cevap
vermeden
önce,
mesele
aleni
(açık)
olarak
müzakere
edilir,
talebeleri
suali
cevaplandırmaya
çalışırdı.
Meselenin
müzakeresi
bittikten
sonra,
kendisi
yeniden
ele
alıp
gerekli
düzeltmeleri
yapar
ve
konuyu
iyice
izah
ve
tasvir
ettikten
sonra
cevaplandırırdı.
Cevapları
verildikten
sonra
da
fetvayı
bizzat
söylemek
suretiyle
ve
anlaşılır
ifadelerle
talebelerine
yazdırırdı.
Bu
yazılar
daha
sonra
fıkıh
kaideleri
haline
gelmiştir.
Dini
bir
mesele
cevaplandırılıp
halledilince
şükür
için
tekbir
getirirlerdi.
Bu
esnada
Kufe
mescidi
tekbir
sadalarıyla
inlerdi.
Talebelerine
verdiği
muntazam
dersleri
ise
çok
mükemmel
bir
usul
ile
yürütürdü.
Bir
taraftan
fıkhın
eski
hadiselere
ait
bilinen
hükümleri
takrir
edilir
(anlatılır)
ve
müzakere
yapılır,
diğer
taraftan
yeni
hadiselere
ait
hükümler
bulunurdu.
Geçmiş
ve
yaşanmakta
olan
hadiselerin
hükümleri
takrir
edilirken,
bunlara
benzeyen
veya
aynı
cinsten
olup
da
gelecekte
vuku
bulabilecek
hadiselere
ait
hükümler
de
araştırılıp
bulunurdu.
Dolayısıyla
imam-ı
a’zamın
derslerinde
geçmiş
ve
yaşanmakta
olan
halin
meselelerinden
başka,
geleceğe
ait
meselelere
geçilmiş
ve
fıkhın
külli
(genel)
kaideleri
tespit
edilmiştir.
İmam-ı
a’zam
hazretlerinin
ders
halkasında
çözülen
fiili
ve
nazari
fıkhi
meselelerin
sayısı
altıyüzbini
aşmıştır.
Bunların
içinde,
fıkıh
ilminin
anlaşılmasına
yarayan
sarf,
nahv
ve
hesaba
(fen
ilimlerine)
ait
öyle
ince
meseleler
de
vardır
ki,
onların
meydana
çıkarılması
ve
çözülmesinde
Arap
dilinin
ve
cebir
ilminin
mütehassısları
dahi
aciz
kalmışlar,
hayranlıklarını
ifade
etmişlerdir.
Çözülen
fıkhi
meseleler
cinslerine
göre
kısımlara
(kitaplara),
kısımlar
da
çeşitlerine
göre
bab
ve
fasıllara
ayrılmıştır.
Başta
taharet
bahsiyle
ibadetler,
münakehat,
muamelat,
hudud
(had
cezaları),
ukubat,
sulh,
cihad
ve
devletler
hukuku,
feraiz,
yani
miras
hukuku
olmak
üzere
sıralanarak
fıkıh
düzenlenmiştir.
Böylece
imam-ı
a’zam,
fıkıh
ilmini
ilk
defa
kollara
ayırıp
her
branşın
bilgilerini
ayrı
ayrı
toplamış,
usuller
koymuş,
Feraiz
ve
Şurut
kitaplarını
yazmıştır.
Ayrıca
Eshab-ı
kiramın,
Peygamber
efendimizden
naklen
bildirdiği
iman,
itikad
bilgilerini
de
toplayıp
yüzlerce
talebesine
bildirdi.
İlmi
Kelam,
yani
iman
bilgileri
mütehassısları
yetiştirdi.
İmam-ı
Matüridi
ondan
gelen
kelam
bilgilerini
kitaplara
yazdı.
Yetiştirdiği
talebelerin
sayısı
dört
bine
ulaşmış
olup,
bunlardan
yedi
yüz
otuzu
ilimde
iyice
yükselmiş,
içlerinden
kırk
kadarı
ictihad
derecesine
çıkmıştır.
Bazı
müellifler
onun
derslerinde
yetişen
talebelerinin
isim
ve
künyelerini,
mensup
oldukları
şehirlerini
tespit
edip,
yazmışlardır.
İmam-ı
a’zam
ticaretle
de
uğraşırdı.
Talebelerinin
ihtiyaçlarını
kendi
kazancından
karşılardı.
Talebelerine
son
derece
şefkatli
davranır,
onların
ilimde
iyi
yetişmeleri
için
büyük
titizlik
gösterirdi.
Talebelerini
o
kadar
mükemmel
yetiştirmişti
ki,
başkalarının
uzun
zamanda
buldukları
hükümleri
onlar
kısa
zamanda
bulurdu.
Onun
ders
usulünü
ve
talebelerini
görmek
için
gelen,
aralarında
Tabiinin
büyüklerinin
de
bulunduğu
ilmi
bir
heyet
onların
bu
üstünlüğünü,
başarısını
görerek
büyük
bir
memnuniyetle
ayrılmışlardır.
Talebelerine;
“Sizler
benim
kalbimin
sevinci,
hüznümün
tesellisisiniz”
buyururdu.
Otuz
yıllık
müddet
içinde
verdiği
derslerinde
yetişen
talebelerinin
herbiri
o
zaman
çok
genişlemiş
olan
İslam
dünyasının
her
tarafına
yayılarak
müftilik,
müderrislik,
kadılık
gibi
çeşitli
vazifelerle
büyük
hizmetler
yapmak
suretiyle
Peygamber
efendimizin
bildirdiği
yol
olan
Ehl-i
sünnet
itikadını
ve
fıkıh
ilmini
her
tarafa
yaydılar
ve
bu
hususta
kıymetli
kitaplar
yazdılar.
İnsanlara
doğru
yolu
gösterip
saadete
kavuşturdular.
Bu
hizmeti
kendilerinden
sonraki
asırlara
da
aksettirdiler.
Başta
gelen
talebeleri;
İmam-ı
Ebu
Yusuf
ismiyle
meşhur
Yakub
bin
İbrahim,
Muhammed
Şeybani,
Züfer
bin
Hüzeyl,
Hasan
bin
Ziyad,
oğlu
Hammad,
Davud-i
Tai,
Esad
bin
Amr,
Afiyat
bin
Yezid
el-Advi,
Kasım
bin
Ma’an,
Ali
bin
Müshir,
Hibban
bin
Ali
gibi
âlimlerdir.
İmam-ı
a’zam
hazretleri,
fıkhı;
Leh
ve
aleyhte
olanı
bilmek,
tanımak
diye
tarif
etmiştir.
Bu
tarife
göre
fıkhı
tespit
etmek
için,
Edille-i
şeriyyeye
başvururdu.
Bunlar
Kitap,
yani
Kur’an-ı
kerim,
Sünnet
(Peygamber
efendimizin
sözleri,
fiilleri
ve
takrirleri),
İcma-ı
Ümmet
(Eshab-ı
kiramın
bir
mesele
hakkındaki
sözbirliği)
ve
Kıyas-ı
Fukaha
(hükmü
verilmiş
meselelere
benzeterek
bir
başka
meseleyi
hükme
bağlamak)dır.
İmam-ı
a’zam
herhangi
bir
fıkıh
mevzuunun
işlenmesi
veya
fetvasının
takrir
edilmesi,
yahut
da
cevabı
bulunmak
üzere
mevzu
(konu)
edildiğinde,
sırasıyla
bu
dört
kaynağa
baş
vururdu.
Önce
Kur’an-ı
kerime
bakar,
hükmü
aranan
meselenin
işaret
yoluyla,
iktiza
yoluyla,
ibare
yoluyla
veya
delalet
yoluyla
cevabı
varsa
meseleyi
ona
göre
çözerdi.
Meselenin
halli
için
Kur’an-ı
kerimde
delil
bulunmazsa
Sünnete,
burada
da
bulamazsa
İcma-ı
Ümmete
bakardı.
Bu
kaynaklarda
bulursa
meseleyi
çözerdi,
hükmünü
bildirirdi.
Şayet
sırasıyla
bu
üç
kaynakta
bulamazsa,
o
zaman
Kıyasa
başvurur
ve
meseleyi
çözerdi.
İşte
imam-ı
a’zam
Ebu
Hanife;
en
mükemmel
usullerle
yaptığı
uzun
çalışmaları
ve
ictihadı
neticesinde
çözdüğü
ve
tedvin
ettiği
fıkıh
(hukuk)
bilgileri
ile
Müslümanların
ibadetlerinde
ve
diğer
işlerinde
İslamiyet’e
doğru
bir
şekilde
uymak
için
takip
edecekleri
bir
yolu
gösterdi
ve
bu
yola
“Hanefi
Mezhebi”
denildi.
İmam-ı
Şafii
şöyle
buyurmuştur:
“Bütün
Müslümanlar
imam-ı
a’zamın
ev
halkı,
çoluk
çocuğu
gibidir.”
(Yani,
bir
adam
çoluk
çocuğunun
nafakasını
kazandığı
gibi
imam-ı
a’zam
da
insanların
işlerinde
muhtaç
oldukları
din
bilgilerini
meydana
çıkarmayı
kendi
üzerine
almış,
herkesi
kolaylığa
ve
rahata
kavuşturup
güç
bir
işten
kurtarmıştır.)
Ömrü
boyunca
sapıklarla
da
mücadele
etti
İmam-ı
a’zam,
ömrü
boyunca,
insanları,
imandan
ayırmaya
çalışan
ve
kendilerine
“Dehriyyun”
denilen
dinsizlerle
ve
sapık
fırkalarla
mücadele
etti.
Bunların
başında
ibni
Sebeciler,
Hariciler
ve
Mürcie,
Mutezile,
Cebriyye
gibi
fırkalar
gelmekteydi.
Bu
fırkaların
her
biri
ile
yaptığı
münazaralarda
onları
kesin
delillerle
susturuyordu.
Hatta
ders
verdiği
sırada
bile,
ellerinde
kılıçlarıyla
yanına
girip
münazara
edenler,
aldıkları
ikna
edici
cevaplar
karşısında,
ya
doğru
yola
giriyorlar
veya
verecek
cevap
bulamayınca
perişan
bir
halde
çekip
gidiyorlardı.
İmam-ı
a’zam,
Allahü
teâlânın
rızasından
başka
bir
düşüncesi
olmayan
büyük
bir
âlimdi.
Dinden
soranlara
İslamiyet’i
dosdoğru
şekliyle
bildirir,
taviz
vermez,
bu
yolda
hiçbir
şeyden
çekinmezdi.
Onun
kitaplarına,
ders
halkasına
ve
fetvalarına
herhangi
bir
siyasi
düşünce
ve
güç,
nefsani
arzu
ve
menfaat,
şahsi
dostluk
ve
düşmanlık
gibi
unsurlar
asla
girmemiştir.
Lüzumsuz
şeylerle
asla
uğraşmazdı.
Ancak
kendisi
gibi
büyük
İslam
âlimlerinde
görülen
heybet,
vakar
ve
ahlak-ı
hamide
(yüksek
İslam
ahlakı)
ile
her
halükârda
insanların
kurtuluşu
için
çırpınırdı.
Muarızlarına
bile
sabır,
güler
yüz,
tatlılık
ve
sükunetle
davranır,
asla
heyecan
ve
telaşa
kapılmazdı.
Keskin
ve
derin
bir
firaset
sahibiydi.
Bu
haliyle
insanların
içlerinde
gizledikleri
şeylere
nüfuz
eder
ve
olayların
sonuçlarını
sezerdi.
Ayrıca
kuvvetli
şahsiyeti,
keskin
zekası,
üstün
aklı,
engin
ilmi,
heybeti,
geniş
muhakemesi,
muhabbeti
ve
cazibesi
ile
karşılaştığı
herkese
tesir
eder,
gönüllerini
cezbederdi.
Karşısına
çıkan
ve
uzun
tetkik
gerektiren
bazı
meseleleri,
derin
bir
mütalaadan
sonra,
böyle
olmayanları
ise
anında
ve
olayın
açık
misalleriyle
cevaplandırırdı.
En
inatçı
ve
peşin
hükümlü
muarızlarını
bile,
en
kolay
bir
yoldan
cevaplandırarak
ikna
ederdi.
Bu
hususta
hayret
verici
sayısız
menkıbeleri
meşhurdur.
Aşağıda
bunlardan
birkaçını
bildireceğiz.
Hasılı
imam-ı
a’zam
Ebu
Hanife,
İslamiyet’in,
Müslümanlardan
doğru
bir
itikad
(Ehl-i
sünnet
itikadı),
doğru
bir
amel
ve
güzel
bir
ahlak
istediğini
bildirmiş,
ömrü
boyunca
bu
kurtuluş
yolunu
anlatmıştır.
Vefatından
sonra
da
yetiştirdiği
talebeleri
ve
kitapları
asırlar
boyunca
gelen
bütün
Müslümanlara
ışık
tutmuş
ve
rehber
olmuştur.
İmam-ı
a’zam,
İslam
dinine
yaptığı
bütün
bu
hizmetleriyle
İslamiyet’i
iman,
amel
ve
ahlak
esasları
olarak
bir
bütün
halinde
insanlara
yeniden
duyurmuş,
şüphesi
ve
bozuk
bir
düşüncesi
olanlara
cevaplar
vermiş,
Müslümanları
çeşitli
fitneler
ve
propagandalarla
zaafa
düşürmek,
parçalamak
ve
böylece
İslam
dinini
yıkabilmek
ümidine
kapılanları
hüsrana
uğratmış,
önce
itikadda
birlik
ve
beraberliği
sağlamış;
ibadetlerde,
günlük
işlerde
Allahü
teâlânın
rızasına
uygun
bir
hareket
tarzının
esaslarını
ve
şeklini
tespit
etmiştir.
Böylece,
ikinci
hicri
asrın
müceddidi
(dinin
yeniden
yayıcısı)
unvanını
almıştır.
Buhari
ve
Müslim’deki
bir
hadis-i
şerifte;
“İman,
Süreyya
yıldızına
çıksa,
Faris
oğullarından
biri
elbette
alıp
getirir”
buyuruldu.
İslam
âlimleri,
bu
hadis-i
şerifin
imam-ı
a’zam
hakkında
olduğunu
bildirmiştir.
Yine
Buhari
ve
Müslim’de
bildirilen
bir
hadis-i
şerifte;
“İnsanların
en
hayırlısı,
benim
asrımda
bulunan
Müslümanlardır
(yani
Eshab-ı
kiramdır).
Onlardan
sonra
en
iyileri,
onlardan
sonra
gelenlerdir
(yani
Tabiindir).
Onlardan
sonra
da
onlardan
sonra
gelenlerdir
(yani
Tebe-i
tabiindir)”
buyuruldu.
İmam-ı
a’zam
da,
bu
hadis-i
şerifle
müjdelenen
Tabiinden
ve
onların
da
en
üstünlerinden
biridir.
Hayrat-ul-Hisan,
Mevduat-ül-Ulum
ve
Dürr-ül-Muhtar
da
yazılı
olan
hadis-i
şeriflerde
buyuruldu
ki:
(Âdem
(aleyhisselam)
benimle
öğündüğü
gibi
ben
de
ümmetimden
bir
kimse
ile
öğünürüm.
İsmi
Numan,
künyesi
Ebu
Hanife’dir.
O,
ümmetimin
ışığıdır.)
(Peygamberler
benimle
öğündükleri
gibi
ben
de
Ebu
Hanife
ile
öğünüyorum.
Onu
seven
beni
sevmiş
olur.
Onu
sevmeyen
beni
sevmemiş
olur.)
(Ümmetimden
biri,
şeriatimi
canlandırır.
Bid’atleri
öldürür.
Adı
Numan
bin
Sabit’tir.)
(Her
asırda
ümmetimden
yükselenler
olacaktır.
Ebu
Hanife
zamanının
en
yükseğidir.)
Hz.
Ali
de;
“Size
bu
Kufe
şehrinde
bulunan,
Ebu
Hanife
adında
birini
haber
vereyim.
Onun
kalbi
ilim
ve
hikmet
ile
dolu
olacaktır.
Ahir
zamanda,
birçok
kimse,
onun
kıymetini
bilmeyerek
helak
olacaktır”
buyurdu.
İmam-ı
a’zamın
zamanında
ve
sonraki
asırlarda
yaşayan
İslam
âlimleri
hep
onu
methetmişler,
büyüklüğünü
bildirmişlerdir.
Abdullah
ibni
Mübarek
anlatır:
İmam-ı
a’zam
Ebu
Hanife,
imam-ı
Malik’in
yanına
geldiğinde
imam-ı
Malik
ayağa
kalkıp
ona
hürmet
gösterdi.
O
gittikten
sonra
yanındakilere:
“Bu
zatı
tanıyor
musunuz?
Bu
zat,
Ebu
Hanife
Numan
bin
Sabit’tir.
Eğer
şu
ağaç
direk
altındır
dese,
ispat
eder”
dedi.
Veki'
der
ki:
“Allahü
teâlâya
yemin
ederim
ki,
Hazret-i
İmam
çok
emin
idi.
Yine
Allahü
teâlâya
yemin
ederim
ki
Allahü
teâlâ
onun
kalbine
azamet
ve
celaleti
ile
tecelli
eylemişti,
Allahü
teâlânın
rızasını
her
şeye
tercih
ederdi.”
Ebu
Ahvas
der
ki :
“Eğer
kendisine
üç
güne
kadar
öleceği
bildirilse,
yapmakta
olduğu
amelden,
ibadetten
daha
fazlasını
yapması
imkansızdı,
çünkü
her
zaman
yapılabilecek
ibadetin
çoğunu
yapardı.”
Bekir
İbni
Maruf
der
ki:
“Bu
ümmetin
içinde
sireti,
Ebu
Hanife'den
güzel
olan
bir
kimse
görmedim.”
(Siret,
ahlak
ve
kalb
güzelliği
demektir.)
Hasen
İbni
Salih
der
ki:
“Ebu
Hanife,
kuvvetli
vera
sahibi
ve
haramlardan
çok
uzak
idi.
Şüpheli
olur
diye,
helallerin
fazlasından
kaçınırdı.
Kendini
ve
ilmini
koruma
hususunda
daha
kuvvetli
âlim
görmedim.
Vefatına
kadar
ömrü
mücadele
ile
geçti.”
Yezid
ibni
Harun
der
ki:
“Bin
âlimin
huzurunda
bulunup
hepsinden
ilim
topladım.
Bunların
içinde,
vera
sahibi
ve
dilini
çok
koruyan
Ebu
Hanife’den
başkasını
görmedim.”
Hafas
der
ki:
“Otuz
sene
Ebu
Hanifenin
sohbetinde
bulundum.
Aleni
yapmadığı
bir
şeyi,
gizli
de
yaptığını
görmedim.
Şüphelendiği
bir
şey,
malının
hepsi
bile
olsa
yanında
saklamaz,
elinden
çıkarırdı.”
Harun
Reşid,
Ebu
Yusuf'a
Hazret-i
İmamın
ahlakını
sordu.
Ebu
Yusuf
şöyle
anlattı:
(Haramdan
nefret
eder,
çok
sakınırdı.
Dinde
bilmediği
şeyi
söylemezdi.
Allahü
teâlâya
itaat
ve
ibadet
etmeyi
ve
Ona
isyan
etmemeyi
çok
severdi.
Dünyayı
sevenlerden,
dünyaya
düşkün
olanlardan
uzak
idi.
Az
konuşur,
çok
düşünürdü.
Eğer
bir
soru
sorulsa
ve
cevabını
bilse,
söyler
ve
daima
doğruyu
söylerdi.
Eğer
bunun
gayrisi
bir
mesele
olsa,
hak
üzere
kıyas
edip,
ona
tâbi
olur,
bunda
dinini
çok
kayırırdı.
İlim
ve
malını
Allah
yolunda
dağıtırdı.
İnsanlardan
hiç
kimseye
ihtiyacı
yoktu,
O
yalnız
Allahü
teâlânın
rahmetine
kavuşmayı
ve
rızasını
kazanmayı
düşünürdü.
Hiç
kimseye
tamah
etmez.
Gıybet
etmekten
çok
uzak
idi.
Bir
kimseyi
hayırdan,
iyilikten
başka
şey
ile
anmazdı.)
Harun
Reşid,
bunları
dinledikten
sonra
dedi
ki:
(Bu
saydıkların
salihlerin,
evliyanın
ahlakıdır.)
Hafız
Muhammed
ibni
Meymun
der
ki:
“Ebu
Hanife’nin
zamanında
ondan
arif
ve
fakih
yoktu.
Yemin
ederim
ki,
onun
mübarek
ağzından
bir
söz
duymaya
yüz
bin
dinar
(altın)
veririm.”
İbni
Üyeyne;
“Onun
eşini
ve
benzerini
gözüm
görmedi,
fıkıh
bilgisi
Kufe’de
Ebu
Hanife’nin
talebesindedir”
demiştir.
Davud-i
Tai’nin
yanında
Ebu
Hanife
hazretlerinden
konuşuldu.
Buyurdu
ki:
“O
bir
yıldızdır.
Karanlıkta
kalanlar
onunla
yol
bulur,
hidayete
kavuşur.”
Hafız
Abdülaziz
ibni
Revvad
der
ki:
“Ebu
Hanife’yi
seven,
Ehl-i
sünnet
vel-cemaat
mezhebindedir.
Ona
buğz
eden,
kötüleyen
bid’at
sahibidir.
Ebu
Hanife
bizimle
insanlar
arasında
miyardır
(ölçüdür).
Onu
sevenin,
ona
yüzünü
dönenin
Ehl-i
sünnet
olduğunu;
buğz
edenin
bid’at
sahibi
olduğunu
anlarız.”
İbrahim
bin
Muaviye-i
Darir
der
ki:
“Ebu
Hanife’yi
sevmek
sünnetin
tamamındandır.
Ebu
Hanife
adaleti
gözetir,
insafla
konuşur,
ilmin
yollarını
insanlara
beyan
eder
ve
herkesin
müşkillerini
çözerdi.”
Hakikate
varmış
evliyanın
büyüklerinden
Sehl
bin
Abdullah
Tüsteri;
“Eğer
Musa
ve
İsa
aleyhimesselamın
kavimlerinde
Ebu
Hanife
hazretleri
gibi
âlimler
bulunsaydı,
bunlar
doğru
yoldan
ayrılıp,
dinlerini
bozmazlardı”
buyurdu.
İmam-ı
Şafii;
“Ben
imam-ı
a’zam
Ebu
Hanife’den
daha
büyük
fıkıh
âlimi
bilmem.
Fıkıh
öğrenmek
isteyen
onun
talebesinin
ilim
meclisinde
otursun,
onlara
hizmet
etsin”
buyurdu.
İmam
Ahmed
ibni
Hanbel;
“İmam-ı
a’zam,
vera
(haramlara
düşme
korkusuyla
şüphelilerden
sakınan)
ve
zühd
(dünyaya
düşkün
olmayan),
isar
(cömertlik)
sahibiydi.
Ahirete
olan
arzusunun
çokluğunu
kimse
anlayacak
derecede
değildi”
buyurdu.
İmam-ı
Malik’e;
“İmam-ı
a’zamdan
bahsederken
onu
diğerlerinden
daha
çok
methediyorsunuz?”
dediklerinde;
“Evet
öyledir.
Çünkü,
insanlara
ilmi
ile
faydalı
olmakta,
onun
derecesi
diğerleri
ile
mukayese
edilemez.
Bunun
için
ismi
geçince,
insanlar
ona
dua
etsinler,
diye
hep
methederim”
buyurdu.
İmam-ı
Gazali;
“İmam-ı
a’zam
Ebu
Hanife
çok
ibadet
ederdi.
Kuvvetli
zühd
sahibiydi.
Marifeti
tam
bir
arif
idi.
Takva
sahibi
olup,
Allahü
teâlâdan
çok
korkardı.
Daima
Allahü
teâlânın
rızasında
bulunmayı
isterdi”
buyurdu.
Yahya
bin
Muaz-ı
Razi
anlatır:
Peygamber
efendimizi
rüyada
gördüm
ve;
“Ya
Resulallah,
seni
nerede
arayayım?”
dedim.
Cevabında;
“Beni,
Ebu
Hanife’nin
ilminde
ara”
buyurdu.
İmam-ı
Rabbani
hazretleri
buyurur
ki:
“İmam-ı
a’zam,
abdestin
edeplerinden
bir
edebi
terk
ettiği
için
kırk
senelik
namazını
kaza
etmiştir.
Ebu
Hanife
takva
sahibi,
sünnete
uymakta
ictihad
ve
istinbatta
(şer’i
delillerden
hüküm
çıkarmakta)
öyle
bir
dereceye
kavuşmuştur
ki,
diğerleri
bunu
anlamaktan
acizdirler.
İmam-ı
a’zam,
hadis-i
şerifleri
ve
Eshab-ı
kiramın
sözünü
kendi
reyine
(ictihadına
tercih)
ederdi.”
İmam-ı
Rabbani
hazretleri
Mebde
ve
Mead
risalesinde
de
şöyle
buyurur:
“Derecesinin
yüksekliğini
ve
kıymetini
anlatmaktan
aciz
olduğumuz
o
büyük
imamın
şânından
ne
yazayım!
Müctehidlerin
en
vera
sahibiydi.
En
müttekisi
(Allah’tan
korkarak
haramdan
çok
sakınanı)
o
idi.
Şafii’den
de,
Malik’ten
de,
İbni
Hanbel’den
de
her
bakımdan
üstündü.”
Yine
İmam-ı
Rabbani
ve
Muhammed
Parisa
hazretleri
buyurdular
ki:
“İsa
aleyhisselam
gibi
ülülazm
bir
Peygamber
gökten
inip
İslam
diniyle
amel
edince
ve
ictihad
buyurunca,
ictihadı
imam-ı
a’zamın
ictihadına
uygun
olacaktır.
Bu
da
imam-ı
a’zamın
büyüklüğünü,
ictihadının
doğruluğunu
gösteren
en
büyük
şahittir.”
Feridüddin-i
Attar
hazretleri
imam-ı
a’zamı
şöyle
anlatır;
“Şeriatın
ve
milletin
ışığı,
din
ve
devletin
mumu,
hakikatler
menbaı,
manevi
cevherler
ve
ince
bilgiler
denizi,
ârif,
âlim,
sofi,
cihanın
imamı,
methi
bütün
dillerde
dolaşan,
her
milletin
makbulü
olanı
ben
nasıl
anlatabilirim?
Onun
riyazet
ve
mücahedeleri,
onun
halvet
ve
müşahedelerinin
sonu
yoktur.
Firasette,
siyasette,
akıllılıkta
ve
zekilikte
bir
tane
idi.
Mürüvvet
ve
fütüvvette
bir
hilkat
garibesi
idi.
Cihanın
kerimi,
zamanın
en
cömerdi,
devrinin
efdali
ve
vaktinin
en
âlimi
idi.
En
yüksek
derece
ve
eşsiz
mertebede
idi.
Hazret-i
İmamı-ı
Ebu
Hanife
Kufi'nin
şemaili,
vasıfları
Tevrat'
ta,
yazılı
idi.”
(Riyazet
nefsin
istediklerini
yapmamaktır,
Mücahede
ise
nefsin
istemediklerini
yapmaktır.)
Son
asrın,
zahir
ve
batın
(kalb)
ilimlerinde
kâmil,
dört
mezhebin
fıkıh
bilgilerinde
mahir,
büyük
âlim
Seyyid
Abdülhakim
Arvasi
hazretleri
buyurdu
ki:
“İmam-ı
a’zam,
imam-ı
Yusuf
ve
imam-ı
Muhammed
de,
Seyyid
Abdülkadir
Geylani
gibi
büyük
evliya
idiler.
Fakat
âlimler
kendi
aralarında
iş
bölümü
yapmışlardır.
Yani
herbiri
zamanında
neyi
bildirmek
icap
ettiyse
onu
bildirmişlerdir.
İmam-ı
a’zam
zamanında
fıkıh
bilgisi
unutuluyordu.
Bunun
için
hep
fıkıh
üzerinde
durdu.
Tasavvuf
hususunda
pek
konuşmadı.
Yoksa
Ebu
Hanife
nübüvvet
ve
vilayet
yollarının
kendisinde
toplandığı,
Cafer-i
Sadık
hazretlerinin
huzurunda
iki
sene
bulunup
öyle
feyz,
nur
ve
varidat-ı
ilahiyyeye
kavuşmuştur
ki,
bu
büyük
istifadesini;
“O
iki
sene
olmasaydı,
Numan
helak
olurdu!”
sözü
ile
anlatabildiler.
Silsile-i
aliyyenin
en
büyük
halkasından
olan
Cafer-i
Sadık’tan
tasavvufu
alıp,
vilayetin
(evliyalığın)
en
son
makamına
kavuşmuştur.
Çünkü
Ebu
Hanife,
Peygamber
efendimizin
vârisidir.
Hadis-i
şerifte;
“Âlimler
Peygamberlerin
vârisleridir”
buyuruldu.
Vâris,
her
hususta
veraset
sahibi
olduğundan,
zahiri
ve
bâtıni
ilimlerde
Peygamber
efendimizin
vârisi
olmuş
olur.
O
halde
her
iki
ilimde
de
kemaldeydi.”
İslam
âlimleri,
imam-ı
a’zamı
bir
ağacın
gövdesine,
diğer
âlim
ve
evliyayı
da
bu
ağacın
dallarına
benzetmişler,
Onun
her
bakımdan
büyük
ve
üstün
olduğunu,
diğerlerinin
ise
bir
veya
birkaç
bakımdan
büyük
kemalata
(olgunluklara,
üstünlüklere)
erdiklerini
belirtmişlerdir.
İslam
dünyasında
ilimleri
ilk
defa
tedvin
ve
tasnif
eden
odur.
Din
bilgilerini
kelam,
fıkıh,
tefsir,
hadis,
vs.
isimleri
altında
ayırarak
bu
ilimlere
ait
kaideleri
tespit
etti.
Böylece
Onun
asrında
zuhur
eden
eski
Yunan
felsefesine
ait
kitapların
tercüme
edilmesiyle
birlikte,
bu
kitaplarda
yazılı
bozuk
sözlerin,
fikirlerin
din
bilgileri
arasına
karıştırılmasını
ve
İslam
dinine
bid’atlerin
sokulması
tehlikesini
bertaraf
etti.
İmam-ı
a’zamdan
önce
İslamiyet’in
ilk
yıllarında
ilimlerin
tasnifi
yolunda
herhangi
bir
çalışmaya
ihtiyaç
duyulmamıştır.
Çünkü
ilk
asırlarda
yaşayan
salih
ve
temiz
Müslümanların
ilimleri
başta
din
bilgileri
olmak
üzere
son
derece
berrak
ve
mükemmeldi.
İlk
yıllarda
ilimlerin
kağıda
geçirilmiş
bir
tasnif
tablosu
bulunmamakla
beraber,
İslam
âlimlerinin
sözlerinde,
eserlerinde
ve
Müslümanların
günlük
hayatlarında
kendiliğinden
vücut
bulmuş
ve
yaşanmakta
olan
bir
ehemmiyet
sırası
vardı.
En
mühim
olan
iman
(itikad),
ibadet
ve
ahlak
bilgileriydi.
Bu
bilgilere
Yunan
felsefesi,
Hıristiyanlık,
Yahudilik,
Hint
inançları,
Mecusilik
ve
benzeri
bozuk
yolların
İslamiyet’i
içten
yıkmak
isteyen
art
niyetli
kimseler
veya
din
bilgisi
az
olanlar
tarafından
karıştırılmak
tehlikesi
baş
gösterince,
yüksek
din
bilgilerini
tasnif
ederek
kitaplara
geçirmek
bir
mecburiyet
halini
aldı.
İmam-ı
a’zam
hazretleri
bu
çok
mühim
vazifeyi
mükemmel
bir
şekilde
yerine
getirerek,
o
asırda
tartışmaları
yapılan
ve
din
bilgisi
az
olan
Müslümanlar
arasında
yayılmasına
çalışılan
Rafizi,
Mutezile,
Mücessime,
Cebriyye,
Kaderiyye
ve
benzeri
gibi
sapık
fırkaların
bozukluklarını
göstererek,
hem
onlara
cevaplar
vermiş
ve
hem
de
kendisinden
sonraki
asırlarda
gelen
Müslümanların
İslamiyet’i
her
bakımdan
doğru,
berrak
haliyle
öğrenmelerini
ve
böylece
inanmalarını
temin
etmiştir.
İyi
düşünüldüğünde
bütün
insanlığın
dünya
ve
ahiret
saadetini
doğrudan
doğruya
ilgilendirdiği
açıkça
görülen
bu
çok
mühim
hizmet,
imam-ı
a’zamın
zamanında
ve
daha
sonra
yetişen
mezhep
imamları,
İslam
âlimleri,
evliyanın
büyükleri
tarafından
da
tazim
ve
şükranla
yâd
edilmiş,
bu
büyük
imam,
“Ehl-i
sünnetin
reisi”,
“İmam-ı
a’zam”
(en
büyük
imam)
adıyla
anılmıştır.
(Radıyallahü
teâlâ
anh)
Takvası
ve
menkıbeleri
Onu
Hz.
Ebu
Bekir’e
benzetirlerdi
İmam-ı
a’zam
ticaret
yapardı.
Onun
kanaatkârlığı,
cömertliği,
emanete
riayeti
ve
takvası
ticaret
muamelelerinde
de
daima
kendini
göstermiştir.
Tacirler
ona
hayret
ederler
ve
ticarette
onu
Hz.
Ebu
Bekir’e
benzetirlerdi.
Ticareti
ortakları
ile
beraber
yapar
ve
her
yıl
kazancının
dört
bin
dirhemden
fazlasını
fakirlere
dağıtır,
âlimlerin,
muhaddislerin,
talebelerinin
bütün
ihtiyaçlarını
karşılar
ve
ayrıca
onlara
para
dağıtarak,
tevazu
ile
şöyle
buyururdu:
“Bunları
ihtiyacınız
olan
yere
sarf
edin
ve
Allahü
teâlâya
hamd
edin.
Çünkü
verdiğim
bu
mal
hakikatte
benim
değildir,
sizin
nasibiniz
olarak
Allahü
teâlânın
ihsan
ve
kereminden
benim
elimden
size
gönderdiğidir.”
Böylece
ilim
ehlini,
maddi
bakımdan
başkalarına
minnettar
bırakmaz,
rahat
çalışmalarını
temin
ederdi.
Kendi
evine
de
bol
harcar,
evine
harcettiği
kadar
da
fakirlere
sadaka
verirdi.
Zenginlere
de
hediyeler
verirdi.
Her
Cuma
günü
anasının,
babasının
ruhu
için
fakirlere
ayrıca
yirmi
altın
dağıtırdı.
Meclisine
devam
edenlerden
birinin
elbisesini
çok
eski
gördü.
İnsanlar
dağılıncaya
kadar
oturmasını
söyledi.
Kalabalık
dağılınca
o
kimseye;
“Şu
seccadenin
altındakileri
al,
kendine
güzel
bir
elbise
yaptır”
buyurdu.
Orada
bin
akçe
vardı.
Buyurdu
ki :
“Kırk
seneden
fazla
oluyor
ki,
dört
bin
akçeye
malikim.
Bundan
fazla
param
olunca,
dağıtırım.
Daha
fazla
para
bulundurmayışımın
sebebi,
Hz.
Ali’nin
şu
sözüdür:
(Dört
bin
ve
ondan
aşağı
akçe
nafakadır.)
Eğer
halife
ve
valilere
müracaat
etmek
ve
onlardan
bir
şey
istemek
korkusu
olmasa,
bir
akçe
bile
yanımda
bulundurmazdım.”
İmam-ı
a’zam
bir
gün
yolda
giderken
onu
gören
bir
adam,
yüzünü
ondan
saklayıp
başka
bir
yola
saptı.
Hemen
o
adamı
çağırıp;
“Neden
yolunu
değiştirdin?”
diye
sordu.
Adam
cevabında;
“Size
on
bin
akçe
borcum
var.
Uzun
zaman
oldu
ödeyemedim
ve
çok
sıkıldım,
utandım”
dedi.
İmam-ı
a’zam;
“Sübhanallah,
ben
o
parayı
sana
hediye
etmiştim.
Beni
görüp
sıkıldığın
ve
utandığın
için
hakkını
helal
et!”
dedi.
Bir
defasında
ortağına,
sattığı
mallar
içinde
kusurlu
bir
elbise
olduğunu
söyleyip,
bunu
satarken
özrünü
göstermesini
tembih
etti.
Fakat
ortağı
bu
elbiseyi
satarken
elbisenin
kusurunu
söylemeyi
unuttu.
Satın
alan
kimseyi
de
tanımıyordu.
İmam-ı
a’zam
bunu
öğrenince
o
mallardan
alınan
doksan
bin
akçeyi
sadaka
olarak
dağıttı.
Müşteri
fakir
veya
ahbabından
olursa
onlardan
kâr
almaz,
malı
aldığı
fiyata
verirdi.
Bir
defasında
ihtiyar
bir
kadın
gelip,
ben
fakirim,
bana
şu
elbiseyi
maliyeti
fiyatına
sat,
dedi.
Dört
dirhem
ver,
onu
al,
deyince,
bu
elbisenin
maliyetinin
daha
fazla
olduğunu
tahmin
eden
kadın;
“Ben
ihtiyar
bir
kadıncağızım.
Yoksa
benimle
böyle
alay
mı
ediyorsun?”
dedi.
“Hayır,
bunda
alay
yok”
deyip
elbiseyi
ihtiyar
kadına
dört
dirheme
verdi.
Bir
malı
satın
alırken
de,
satarken
de
insanların
hakkına
riayet
ederdi.
Birisi
ona
satmak
üzere
bir
elbise
getirdi.
Fiyatını
sordu.
O da
yüz
akçe
istediğini
söyleyince,
imam-ı
a’zam
bunun
değeri
yüz
akçeden
daha
fazladır,
dedi.
Satan
kişi
yüzer
yüzer
arttırarak
dört
yüze
çıktı.
Hayır
daha
fazla
eder,
deyip,
bu
işten
anlayan
bir
tüccar
çağırarak,
fiyat
takdir
ettirdi
ve o
elbiseyi
beş
yüz
akçeye
satın
aldı.
Yedi
sene
koyun
eti
yemedi!
Kufe
şehrinin
köylerini
haydutlar
basıp
koyunları
çalmışlardı.
İmam-ı
a’zam
bu
çalınan
koyunlar
şehre
getirilip
satılır
düşüncesiyle,
“koyunun
en
fazla
yedi
sene
yaşadığını”
bildiği
için,
yedi
sene
koyun
eti
yemedi.
Geceleri
namaz
kılar,
ağlamasını
ve
inlemesini
yakınları
işitirdi.
Esed
bin
Amr
der
ki:
“Ebu
Hanife'nin
ağlamasını
geceleri
komşular
duyar
ve
ona
acırlardı.”
Allahü
teâlâ
dinini
onunla
kuvvetlendirir
İmam-ı
a’zam,
bir
gece
rüyasında
Peygamber
efendimizin
kabrini
açmış,
mübarek
bedenine
sıkıca
sarılmıştı.
Uyanınca
bu
fevkalade
rüyasını
Tabiinin
büyüklerinden
İbni
Sirin’e
gidip
anlattı.
İbni
Sirin;
“Bu
rüyanın
sahibi
sen
değilsin,
bunun
sahibi
Ebu
Hanife
olsa
gerek”
dedi.
“Ebu
Hanife
benim!”
deyince,
İbni
Sirin;
“Sırtını
aç
göreyim”
dedi.
Sırtını
açınca
iki
omuzu
arasında
bir
“Ben”
gördü
ve;
“Sen
o
kimsesin
ki,
Peygamber
efendimiz
senin
hakkında;
(Benim
ümmetim
içinde,
iki
omuzu
arasında

