CEVAP
Kilise tamirinde çalışmak mekruh değildir. Çünkü, bu işin kendisi günah değildir. (Bezzaziyye)
İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:
Ücret ile kâfirin şarabını taşımak, kilise tamir etmek ve hıristiyana zünnar [papaz kuşağı] gibi küfür alametlerini satmak imam-ı a’zama göre caizdir. (Redd-ül muhtar 5/251)
Sual: Turistik bölgede dükkanım var. Hıristiyan turistler haç var mı diye sual ediyorlar. Onlara haç satmak caiz olur mu? Bir de, Hıristiyanlar, çok para veriyorlar, haç imal etmemi istiyorlar. Bize yaptırmasınlar diye çok para istedim, verelim dediler. Onlar için haç imal etmem caiz midir?
CEVAP
Haç, zünnar gibi küfür alametidir. Ancak bazı âlimlere göre satmak caizdir.
Caiz demek yapılması lazım demek değildir. İhtiyaç olmadan yapmamak daha iyi olur.
Sual: Avrupa’da yaşıyoruz. Domuz çobanlığı yapmak caiz mi?
CEVAP
Gayri müslime ücretle domuz çobanlığı yapmak İmam-ı a’zam Ebu Hanife'ye göre caizdir, aldığı ücret helal olur. (Redd-ül Muhtar)
Sual: Kâfirlerin yaptığı malları, ürettiği gıdaları, giysileri kullanmakta veya onlarla ticaret yapmakta bir sakınca var mı?
CEVAP
Hayır.
Sual: Şimdi bir müslümanın, Avrupa’ya gidip gayri müslimlere hizmet etmesi caiz midir? Orada milletvekili olabilir mi?
CEVAP
Gayri müslimlerin ülkesine dinimizde dar-ül-harb denir. Dar-ül-harbde kâfire ücret ile hizmet etmek caizdir. Dar-ül-İslam’da kâfire ücret ile hizmet etmek ise mekruhtur. İbni Abidin beşinci cilt, iki yüz elli birinci sayfada diyor ki:
(Ücret ile kâfirin şarabını taşımak, kilise tamir etmek ve Hıristiyana zünnar gibi küfür alametlerini satmak İmam-ı a’zama göre caizdir. Müslüman müşteriye Mecusi mesti yapmak veya fasık elbisesi dikmek mekruhtur. Çünkü, Mecusi’ye ve fasıklara benzemeye sebep olmaktır.)
Hiçbir dinde kâfir ülkesinde çalışmak ve kâfire hizmet yasak değil idi. Dinimizde de böyle bir yasak yoktur.
Şimdiki Müslümanların Avrupa’ya çalışmaya gitmesi gibi, Mekke müslümanları da Habeşistan’a hicret etmişler, orada gayri müslimlerin işlerinde çalışmışlardı.
Yusuf aleyhisselam, Peygamber olduğu halde, kulların sıkıntıda olduğunu görüp, hükümet reisi kâfir iken, ona giderek vazife istedi. Böylece, insanlara hizmet etti. O halde, kullara hizmet edeceğini bilen ve bunu kendinden başka yapacak kimsenin bulunmadığını gören, bu vazifeye bir zâlimin geçmesini önlemek ve Müslümanlara hizmet etmek için, kâfir olan âmirden bile vazife istemelidir. Münhal imamlığı, müftülüğü, vaizliği, öğretmenliği, polisliği talep etmelidir. Bir iyilik yapamasa da, hiç olmazsa, Müslümanların zararına çalışmayı önlemek de ibadet olur. Vazifeden istifa etmek de, bunun için, caiz değildir. (S. Ebediyye)
Bazılarının, (Yusuf aleyhisselamın dininde gayri müslime hizmet caiz idi, Müslümanlıkta yoktur) demelerinin hiç ilmi kıymeti yoktur. Gayri müslime hizmet ederek çalışmak her dinde vardır. Çalışma işi, memur olarak olur, müdür olarak olur, milletvekili bakan olarak olur, yaparlarsa başbakan olur. Olur da olur. Yani bir mani yoktur.
Müslümanın amiri, emiri kâfir olabilir. Mesela hadis-i şerifte, (Emir sana "Ya Müslümanlığı bırak veya öldürürüm" dese, Müslümanlığı bırakma, boynunu uzat) buyuruldu. (Hakim) [Müslüman olan emir, Müslümanlığı bırak demez.]
Kâfirler arasında kalıp, malından, canından korkanın, onlara kalben değil de, dilden sevgi göstermesi caizdir. Kalbindekini gizlememek daha iyidir. Peygamberim diyen yalancı Müseyleme, doğru söyleyen bir sahabiyi şehit etmişti. O sahabinin inancını gizlemesi de caiz idi. Nitekim, müşrikler, Hz. Ammar’a, babası Hz. Yasir ve annesi Sümeyye hatuna işkence edip, "Lat ve Uzza putu, Muhammedin dininden iyi de" derler, demeyince de işkenceyi artırırlardı. Nihayet ana babası şiddetli işkence ile şehit edildiler. Hz. Ammar, kâfirlerin zorlamaları üzerine dediklerini diliyle söyledi. Ammar kâfir oldu dedikleri zaman, Resul-i Ekrem efendimiz, (Ammar kâfir olmadı, o baştan ayağa iman ile doludur. O, iki durumda karşılaştığında en doğru olanını tercih eder) buyurdu. Demek ki küfür olan bir sözü, böyle durumlarda yalnız dil ile söylemek caizdir. Resulullah efendimiz, Hz. Ammar’a (Müşrikler eziyet ederse, yine böyle söyle) buyurdu. (İ.Asakir, İ.Mace)
Kâfirlerin galip olduğu yerde gerçeği söylememek caizdir. Şafii’de, zalim Müslümanlar arasında da caiz olur. Müslümanlar garip ve zayıf olduğu müddetçe kıyamete kadar her yerde caizdir. Çünkü, müminin kendinden zararı, mümkün olduğu kadar uzaklaştırması gerekir.
İmam Kurtubi hazretleri, (Allahü teâlânın indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirler, zalimler ve fasıklardır) mealindeki âyet-i kerimelerin ehli kitap olan gayri müslimler için olduğunu bildiriyor. Diğer tefsir kitaplarında da böyle bildiriyor.
Sual:
Dinimizde
faizin
hükmü
nedir?
CEVAP
Bugün
faizin,
içkinin,
zinanın
haram
olduğunu
bilmeyen
müslüman
yoktur.
Haramlar
zamanla
helal
olmaz.
Şu
kadar
var
ki,
(Zaruretler,
haram
olan
bir
şeyi
mubah
kılar),
fakat
zaruret
bitince
haramlığı
devam
eder.
Mesela
susuzluktan
ölecek
kimsenin,
şaraptan
başka
içecek
bir
şey
bulamazsa,
ölmeyecek
kadar
şarap
içmesi
caiz
olur.
Daha
fazla
içmesi
caiz
olmaz.
Açlıktan
ölecek
kimsenin
leş
yemesi
de
böyledir.
Bu
ve
benzeri
durumlar
haricinde
faize
helal
denmez.
Faiz
hakkında
Tergib’deki
hadis-i
şeriflerde
buyuruldu
ki:
(Helak
eden
yedi
şeyden
birisi
faiz
almaktır.)
[Buhari]
(Yedi
büyük
günahtan
biri
faiz
yemektir.)
[Bezzar]
(Faiz
alana
da
verene
de
lanet
olsun!)
[Müslim]
(Vücuduna
dövme
yapana,
yaptırana,
faiz
alıp
verene
lanet
olsun.)
[Buhari]
(Allahü
teâlâ,
dört
kimseyi
Cennete
koymaz:
Bunlar,
devamlı
içki
içen,
faiz
alan,
yetim
malı
yiyen
ve
ana-babasına
asi
olandır.)
[Hakim]
(Faiz
73
kısımdır.
En
aşağısı,
kişinin
anası
ile
zina
etmesi
gibidir.)
[Hakim]
(Bir
dirhem
faiz
alıp
vermek
otuz
zinadan
günahtır.)
[Taberani]
(Hep
faiz
yiyen
sonunda
fakirliğe
düşer.)
[İ.
Mace]
(Zina
ve
faiz
yaygınlaşan
toplum,
Allahü
teâlânın
azabını
hak
etmiş
olur.)
[E.Ya’la]
(Kıyamet
yaklaştıkça,
faiz,
zina,
ve
içki
çoğalır.)
[Taberani]
Sual:
Emanetçilik
yapıyorum.
Bir
yolcunun
valizini
yanlışlıkla
başka
birine
vermişim.
Yolcunun
valizini
ödemem
gerekir
mi?
CEVAP
Ödemeniz
gerekir.
Çünkü
siz,
onu
ücretsiz,
Allah
rızası
için
saklamıyorsunuz.
Sırf
ücret
almak
için
saklıyorsunuz.
Yani
onu
saklamak
sizin
vazifenizdir.
Mesleğiniz
emanetçiliktir.
İhmaliniz
olmasa
da
ödemeniz
gerekir.
Güvenilen
kimseye
saklamak
için
verilen
mala
emanet
denir.
Parasız
bırakılan
emanet,
kaybolursa
ödenmez,
ücretli
olan
ödenir.
(Mecelle)
Sual:
Biri,
bana
bir
miktar
para
bıraktı.
Masamın
çekmecesine
koydum.
Çekmeceyi
kilitlemeden
tuvalete
gittim.
Gelene
kadar
parayı
birisi
almış.
Bu
parayı
ödemem
gerekir
mi?
CEVAP
İhmaliniz
yoksa
ödemeniz
gerekmez.
Fakat
çekmeceyi
açık
bırakmak
bir
ihmaldir.
İhmali
olan
öder.
Eğer
çekmeceniz
kırılıp
para
alınsaydı,
o
zaman
ihmaliniz
olmadığı
için
ödemeniz
gerekmezdi.
Kendi
paranızı
ceketin
iç
cebine,
emanet
parayı
ceketin
dış
cebine
koymak
da,
ihmaldir.
Emaneti
en
az
kendi
paramız
kadar
iyi
yere
saklamamız
gerekir.
Emanete
riayetin
dindeki
yeri
büyüktür.
Müminun
suresinin
başında,
kurtuluşa
eren
müminlerin
vasıfları
bildiriliyor.
8.
âyette
de
bunların
emanete
ve
ahitlerine
riayet
ettikleri
açıklanıyor.
Hadis-i
şeriflerde
buyuruldu
ki:
(Şu
altı
şeyi
yapacağınıza
söz
verin,
ben
de
size
Cennete
gireceğinize
söz
vereyim.
Bunlar,
namaz
kılmak,
zekat
vermek,
emanete
riayet,
zinadan
sakınmak,
helal
yemek
ve
dili
[elfaz-ı
küfr,
yalan,
gıybet,
lanet,
malayani
gibi]
kötü
sözlerden
korumaktır.)
[Taberani]
(Allah
yolunda
savaş,
bütün
günahların
affına
sebeptir.
Fakat
emanete
hıyanetin
affına
sebep
olmaz.
Böyle
biri
[Allah
yolunda
öldürülen]
kıyamette,
emaneti
ödemeyince
Cehenneme
atılır.)
[Beyheki]
(Emanete
riayet
etmeyenin
imanı
yoktur.)
[Taberani]
[Burada
imanı
yok
demek
kâmil
imanı
yok,
imanı
zayıf
demektir.]
(En
kötü
şey,
emanete
riayet
etmemektir.
Çünkü
emanete
riayet
etmeyenin
dini
yoktur.
Onun
namazı
da,
zekatı
da
kabul
olmaz.)
[Bezzar]
[Kabul
olmaz
demek,
sahih
olmaz
demek
değildir.
Namazı
ve
diğer
ibadeti
sahih
olur,
borçtan
kurtulur.
Fakat
namaz
ve
zekattan
hasıl
olacak
büyük
sevaplara
kavuşamaz
demektir.]
(Kıyamete
yakın,
insanlar,
alış
verişlerinde,
birbiriyle
olan
münasebetlerinde
emaneti
gözetmezler.
Güvenilir
insan
çok
azalır.
"Falanca
yerde
güvenilir
bir
insan
varmış"
denir.
O
insanın
kalbinde
de
hardal
tanesi
kadar
iman
yoktur.)
[Müslim]
(Emanete
riayet
edilmezse,
zekat
zorla
verilirse,
ilim,
dine
hizmet
için
değil
de,
para
ve
makam
için
öğrenilirse,
kişi,
hanımının
meşru
olmayan
arzusuna
itaat
eder,
ana-babasına
isyan
ederse,
fasık
ve
ehil
olmayanlar
işbaşına
getirilirse,
kötülüğünden
korkup
zalime
hürmet
edilirse,
gayrı
meşru
ilişkiler,
çalgılı-içkili
yerler
çoğalırsa,
yeni
nesil
öncekileri
[Eshab-ı
kiramı
ve
diğer
âlimleri]
kötülerse,
o
zaman
çeşitli
belaya
maruz
kalırlar.)
[Bezzar]
Sual:
Arkadaşa
(Makinene
iyi
denirse
50
ye
aldım,
kötü
denirse,
getiririm)
dedim.
Birine
60 a
sattım.
Arkadaşa
50
versem
caiz
mi?
CEVAP
Caiz
olmaz.
Çünkü
malı
henüz
kesin
olarak
satın
almamıştın.
Emanet
duruyordu.
Emaneti
satmak
caiz
olmaz.
Sual:
Dinimizde,
idare
şekillerine
göre
değişen
hükümler
var
mıdır?
Mesela
sigorta
caiz
midir?
CEVAP
İbadetler,
zamana
göre,
örf
ve
âdetlere
göre,
idare
şekline
göre
değişmez.
Fakat
alış
veriş
kaidelerinden
zamana
göre,
örf
ve
âdetlere
göre,
idare
şekline
göre
değişenler
olabilir.
Hanefi’ye
göre,
İslami
sistemde
yasak
ettiği
fasid
alış
verişler,
gayrı
islami
sistemde
ihtiyaç
halinde
ve
müslümanın
lehine
olan
yerlerde
caiz
olur.
Müslüman
kârlı
çıkacaksa,
bu
fasid
alış
verişleri
yapabilir.
Zarara
uğrayacaksa,
sıkıntı
yoksa
yapmaması
gerekir.
İslami
idarenin
olmadığı
hicretten
önceki
Mekke
devrinde
bunun
örnekleri
vardır.
Bahse
girmek
haram
iken,
Resulullah
efendimizin
emri
ile,
yüz
deveye
bahse
girilip,
develerin
bahse
giren
kişiden
alındığını
daha
önceki
bir
yazımızda
[aşağıda]
bildirmiştik.
Sigorta
fasid
bir
akiddir.
İslamiyet
ile
idare
edilmeyen
yerlerde
fasid
akidlerin
caiz
olduğuna,
birçok
fıkıh
kitabından
örnekler
vermiştik.
Bugün
için
sigorta
bir
nevi
yardımlaşmadır.
Bir
kimseye
gelen
tehlikeyi,
birçok
kimsenin
paylaşmasını
temin
etmektedir.
Sigortacı
bu
yardımlaşmaya
kefil
olmaktadır.
Sigortalı
ve
sigortacı,
yapılan
sözleşmeye
göre
alacakları
ve
verecekleri
paradan
emindirler.
Sigorta
görevi
yapanlar
İslami
idarelerde
sigortaya
ihtiyaç
yoktur.
İslami
sistemde
sigortanın
görevini
yapan
kuruluşlar
vardır.
Zekat,
uşur,
vakıflar,
beyt-ül-mal
bunlardan
birkaçıdır.
İslami
sistemde
zekat,
fakirlerin
hayatını,
ihtiyaçlarını,
toplumun
üzerine
alması,
garanti
etmesi
demektir.
Bir
şehrin
bir
köşesinde,
bir
müslüman,
açlıktan
ölse,
şehirdeki
zenginlerden
birinin,
az
bir
zekat
borcu
kalsa,
onun
katili
sayılır.
Zekat,
müslümanlar
arasında,
sigorta
teşkilatıdır.
İslamiyet
(beyt-ül-mal)
denilen
sigortayı,
şahısların,
açık
gözlülerin,
kendi
menfaatlerini
düşünenlerin
eline
bırakmamış,
devletin
emrine
vermiştir.
Bu
sigorta,
başka
sigortalara
benzemez.
Fakirlerden
para
istemez,
zenginlerden
alır.
Zekat
veren
zenginlerin
dünyada
malı
artar.
Ahirette
de,
bol
sevap
verilir.
İslam
sigortası,
her
fakire
yardım
eder.
Bir
aile
reisi
ölünce,
fakir
ailesine
maaş
bağlayıp,
herkesi
mutlu
eder.
İşte
İslamiyet,
zekat
ile,
böyle
sosyal
bir
sigorta
kurmuştur.
İslami
sistemde,
müslüman
olsun
gayrı
müslim
olsun
bir
kimse
çalışamayacak
yaşa
gelince
veya
başına
bir
iş
geldiğinde,
devlet,
yakınlık
derecesine
göre
akrabalarını,
buna
bakmaya
zorlar.
Öncelikle
babası
bakmak
zorundadır.
Babası
yoksa
veya
fakirse,
zengin
olan
yakın
akrabaları
bakar.
Hiçbir
yakın
akrabası
yoksa,
devlet
bunu
kendi
himayesine
alır.
Ona
beyt-ül-maldan
maaş
bağlar.
Kısacası,
bu
sistemde
hiç
kimse
ortada,
sokakta
kalmaz.
Her
türlü
şartlarda
kişi
çaresiz,
perişan
kalmaz.
Bugün
hayat
sigortaları
kısmen
de
olsa
bu
hizmeti
üzerlerine
almışlardır.
Sağlığı
yerinde
iken,
maddi
durumu
elverişli
iken
sigortaya
girip
prim
ödeyen
kimse,
başına
bir
iş
geldiğinde
mağdur
durumda
olduğunda,
bu
müesseseler
yardımına
koşmaktadır.
Zamanımızda
bir
müslümanın,
bilhassa
müslüman
bir
kadının
başına
bir
iş
geldiğinde
iş
bulması,
bulsa
bile,
bu
işin
inancına
uygun
olması
çok
zordur.
Hayatın
binbir
türlü
hâli
vardır.
Geçmişte
bunun
çok
ibretli
örnekleri
vardır.
Tedbir
ve
tevekkül
Zamanımızda
da
görüyoruz,
nice
zenginler,
yaşlanınca,
muhtaç
hâle
geliyorlar.
İntihara
bile
teşebbüs
ediyorlar.
Bunun
için
herkesin
mutlaka
sosyal
bir
güvencesi
olması
gerekir.
Hatta
durumu
müsait
olanların
birden
fazla
sosyal
dayanışma
müessesesine
girmeleri
ilerisi
için
bir
güvencedir,
bir
tedbirdir.
Mevcut
sistem
bunu
gerektiriyor.
Hiç
kimse
kendini
sistemin
dışında
kabul
edemez.
Yani,
(Ben
dünyada
değil,
uzayda
yaşıyorum)
diyemez.
Her
sistemin
kuralları
tam
olarak
ancak
kendi
sistemi
içinde
uygulanabilir.
Bir
sistemde
diğer
sistemin
kuralları
zorlanırsa
sıkıntı
doğurur.
Bunun
için
İslamiyet,
kendi
sistemi
uygulanmayan
yerlerdeki
müslümanların
sıkıntıya
düşmemesi
için
bazı
kolaylıklar
getirmiştir.
Mesela,
islami
sistemde
yasak
olan
bazı
alış
verişler,
İslamiyet
ile
idare
edilmeyen
yerlerde
yasak
değildir.
Tedbir
almak
tevekküle
aykırı
değildir.
Sebeplere
yapıştıktan
sonra
tevekkül
edilir.
Devesini
dışarı
bırakıp
tevekkül
ettiğini
söyleyen
birisine,
Peygamber
efendimiz,
(Deveni
bağla,
ondan
sonra
Allah’a
tevekkül
et)
buyurdu.
(Tirmizi)
Tabii
ki
sigortaya
girmekle
kaza
kader
değişmez.
Fakat
biz
kaza
kaderimizi,
başımıza
gelecekleri
bilmediğimiz
için,
bizimki
sadece
tedbir
almaktır.
Tedbir
almak,
sebeplere
yapışmak
da
dinimizin
emridir.
(Redd-ül
Muhtar,
Dürer,
Kuduri,
Mebsut)
Sual:
Almanya’dan
yazıyorum.
Burada
piyango
tertiplemek,
sigorta
acentası
veya banka
reklamı
yapmak
caiz
midir?
CEVAP
Caizdir.
Rum
suresi,
nübüvvetin
5.
yılında,
Roma-Fars
savaşı
esnasında
nazil
olmuştur.
O
zaman,
Husrev,
Fars;
Herakl
da,
Roma
hükümdarı
idi.
Suriye,
Filistin,
Mısır
ve
Anadolu,
Romalıların
elindeydi.
Farslılar,
Suriye
ve
Anadoluya
taarruz
edip,
Roma
ordularını
müthiş
bir
hezimete
uğratmışlar,
bütün
mabedleri
tahrip
etmişlerdi.
Fars
orduları,
Anadoluyu
istila
edip
Boğaziçine
kadar
gelmişlerdi.
Yirmi
bin
yahudi,
altmış
bin
hıristiyan
kılıçtan
geçirilmişti.
Doğu
Roma
diye
bir
şey
kalmamış
gibiydi.
Roma’da
iç
isyanlar
başlamış,
orduları
dağılmış
ve
hazinesi
boşalmıştı.
Farsın
kumandanları,
zafer
sarhoşluğu
ile
Romalılara
barış
teklif
etmişlerdi.
Roma
İmparatoru,
Farsın
istediği
her
şeyi
verecekti.
Bin
yük
altın,
bin
yük
gümüş,
bin
yük
ipek,
bin
at
ve
bin
kadın
ilk
verilecek
şeyler
arasında
idi.
Herakl,
şeref
ve
itibar
kırıcı
bütün
bu
şartları
kabul
etmek
zorunda
kalmış
ve
bu
esaslar
dahilinde
barışı
imzalayacak
delegelerini
Husreve
göndermişti.
Fakat
Husrev,
bunu
da
kâfi
görmeyerek,
(Bizzat
İmparator,
zincirler
içinde
karşıma
gelmeli,
ateşe
ve
güneşe
tapmalıdır)
demişti.
Müşrikler
sevindi
Doğu
Roma,
kitap
ehli,
hıristiyandı.
Fars
ise
mecusi,
müşrik
idi.
Harbin
neticesi
müslümanları
üzmüş,
Mekke
müşriklerini
de,
pek
sevindirmişti.
Müşrikler,
müslümanlara,
(Bir
savaş
çıksa,
sizin
de
akıbetiniz,
hıristiyanlar
gibi
olur)
demişlerdi.
Bu
olaylar
esnasında,
hiç
kimse,
savaş
gücünü
kaybeden
Romanın
yeniden
güçleneceğine
ihtimal
bile
veremiyordu.
Rum
suresinde,
(Rumlar,
en
yakın
bir
yerde
yenilgiye
uğradılar.
Halbuki
onlar,
bu
yenilgilerinden
sonra
birkaç
yıl
içinde
galip
geleceklerdir)
buyuruldu.
Ama
müşriklere
göre
bu,
inanılacak
şey
değildi.
Halbuki
Allahü
teâlânın
vaadi
mutlaka
gerçekleşecekti.
Hz.Ebu
Bekir,
sure-i
celilenin
inişinden
sonra,
müşriklere,
(Sevinmeyin,
birkaç
yıl
sonra
Roma,
Farsa
galip
gelecektir)
demişti.
Müşrikler,
(Bu
birkaç
yıl
ne
kadar?)
diye
sordular.
(3
yıl)
diye
cevap
verdi.
Übeyy
ibni
Halef,
(Yalan)
diyerek,
on
deveye
Hz.Ebu
Bekir
ile
bahse
girdi.
Hz.Ebu
Bekir,
durumu
Resul-i
ekreme
haber
verdi.
Peygamber
efendimiz,
(Birkaç
yıl,
3-9
yıl
arası
demektir.
Deve
sayısını
çoğalt
ve
müddeti
de
uzat)
buyurdu.
Hz.Ebu
Bekir,
Übeyyi
arayıp
buldu.
Übeyy,
(Ne
o,
pişman
mı
oldun?)
dedi.
Hz.Ebu
Bekir,
(Bahsi
artır.
Yüz
deve
ve 9
yıl
olsun)
dedi.
Übeyy,
durumdan
çok
emindi.
Romanın
yeneceğine
ihtimal
vermediği
için,
(Peki)
dedi.
Dokuz
yıl
sonra,
Bedir’de
Müslümanlar,
müşriklere
Allahü
teâlânın
yardımı
ile
galip
geldikleri
sırada,
Roma
da,
Farsa
galip
gelmiş,
Hz.Ebu
Bekir
bahsi
kazanmıştı.
Übeyy,
Uhudda
yaralanıp,
dönüşte
öldüğünden,
Hz.Ebu
Bekir,
develeri
Übeyyin
vârislerinden
aldı.
Bu
durum
müşrikleri
çok
düşündürdü.
İçlerinden
bir
çoğu,
müslümanlığı
kabul
etti.
Böylece
Kur'an-ı
kerimin
bir
mucizesi
daha
meydana
çıktı.
(Medarik,
Tibyan)
Mekke,
o
zaman
İslam
ülkesi
olmadığı
ve
Hz.Ebu
Bekir’in
kazanması
garanti
olduğu
için,
bu
bahis
caiz
görülmüştü.
Bunun
için
İmam-ı
a'zam
ile
İmam-ı
Muhammed’e
göre,
riba
ve
kumar
gibi
şeylere
ait
fasid
akidler,
dar-ül-harbde,
müslüman
ile
gayri
müslim
arasında
caizdir.
(Mülteka)
Dar-ül-harbde,
kazanmak
şartı
ile
bahse
girmenin
caiz
olduğunu
gösteren
bir
misal
daha
verelim:
Meşhur
bir
pehlivan
olan
Rükâne,
koyunlarının
üçte
birini
bahse
koyarak
Peygamber
efendimize
güreş
teklifinde
bulundu.
Resulullah
efendimiz,
defalarca
Rükâne’yi
yenip
koyunların
tamamını
aldı.
Sonra
da
ihsan
ederek
hepsini
geri
verdi.
Rükâne
müslüman
oldu.
(Mebsut,
Mevahib-i
ledünniyye,
Şevahid-ün-nübüvve)
Sigortacı
ile
Dâr-ül-harpte
sözleşme
yapmak
ve
vereceği
paraları
almak
helal
olur.
(İbni
Âbidin)
Fasid
akidler
de
caizdir
Daha
açık
bir
ifade
ile,
dar-ül-harbde,
yani
Almanya,
İngiltere
gibi
İslamiyet
ile
idare
edilmeyen
yerlerde,
bir
müslüman,
kazanmak
şartı
ile,
kumar,
piyango,
faiz
ve
sigorta
yolu
ile,
oradaki
herkesin
parasını,
malını
alabilir.
(Kuduri,
Cevhere,
Vikaye,
R.Muhtar,
Hindiyye,
Mebsut)
Diyanet
Ansiklopedisi’nde
ise
şöyle
diyor:
Ebu
Hanife
ve
imam-ı
Muhammed’e
göre
dar-ül-harbde
müslümanla
harbi
arasında
faiz
muamelesi
caizdir.
Aynı
şekilde
Hanefi
mezhebine
göre,
fasid
kabul
edilen
alış
veriş
ve
ticari
muameleler,
bu
arada
kan,
domuz
ve
ölü
hayvan
eti
[leş]
satmak,
bahse
girmek
ve
kumar
oynamak
da
caizdir.
Ancak
müslümanın
bu
işlemlerden
kazançlı
çıkması
şarttır.
(Faiz
maddesi
s.121)
Bu
vesikalardan
da
anlaşıldığı
gibi,
faiz
almak
caiz
olan
yerlerde,
banka
reklamı
yapmak
da
caizdir.
Üstelik
bankalar,
sadece
faizli
işlem
yapmaz,
fabrikalara,
şirketlere
hissedar
olmak,
bina
yapıp
satmak,
alacaklıların
senedini
tahsil
etmek,
para
havalesi
yapmak
gibi
birçok
faizsiz
işlem
de
yapar.
Böyle
kazancı
haram-helal
karışık
bir
kimsenin
verdiği
hediyeyi
almak,
onunla
alış
veriş
ve
kira
işlemleri
yapmak
caiz
olur.

